BASIN VE HALKLA İLİŞKİLER MÜŞAVİRLİĞİ
Font -  Font +

ESTERGON KALESİ’NDEN GÜNDEME İLİŞKİN MESAJLAR

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, SkyTürk360 kanalında yayınlanan Stüdyo360 programının konuğu oldu.
 
 
Macaristan’da geçtiğimiz hafta faaliyete giren Yunus Emre Türk Kültür Merkezi’nin açılışına katılan Bakan Çelik, Tuna nehrinin kenarında, Estergon Kalesi’nde gerçekleştirilen yayında Cengiz Özdemir’in gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.
 
ARKAMIZDA TUNA, ÖNÜMÜZDE ESTERGON
 
Büyük hatıraların ortasındayız. İnsan bazen böyle bir mekanda bulunduğu zaman, ‘Bu dünyada bir fani daha başka ne ister’ diyesi geliyor.
 
Dünden beri hep beraber buradaki faaliyetlere katılıyoruz. Bütün bir tarihimiz tekrar gözümüzün önünden geçti. Bütün hatıralarımızı ışık hızıyla yeniden tazelemiş olduk.
 
Çok büyük bir tarihin içinden geliyoruz ve inşallah çok büyük bir geleceğe yürüyoruz. İnsanoğlunun bütün hayatı zamanda ve mekanda kendisine bir konum belirleme çabasıyla birlikte sürüyor. İnsanın zamanda ve mekanda belli bir konuma kendini mahkum etmesi ne kadar yanlışsa, kendisinin dünden, bugüne konumunu belirlemeden herhangi bir şekilde savrularak bu dünyada var olması da o kadar yanlış. Dolayısıyla, köklerimizle ilgili köklerimizin kültürel kodlarıyla ilgili, manevi kodlarıyla ilgili ne kadar derinleşirsek önümüzdeki gelecek bizim açımızdan o kadar berrak gözüküyor.
 
İki suyun birbirine bağlandığı tasavvuru, iki coğrafyanın aynı anda eş zamanlı olarak yaşanan iki tarihin birbirine bağlanma arzusu ve birbirinden asla koparılmaması yönündeki iradenin bir eseri.
 
Burada siyasi olarak büyük hatıralarımız var. Aynı zamanda manevi olarak da büyük hatıralarımız var. Sadece siyasi hatıraları ya da buradaki manevi izleri izlediğimiz de bile, hem siyasi bir şölenin içinden geçiyoruz hem de felsefi bir tartışmanın ve yoğun bir tarih sohbetinin içinde kendimizi buluyoruz. Şimdi burada net biçimde yaşadığımız bu husus aynı zamanda coğrafyamızın diğer alanlarında da var. Afrika’da derinliğimiz var. Balkanlar’daki derinliğimiz zaten tartışılmaz. Asya’da daha ötesinde derinliğimiz var. Ortadoğu’da derinliğimiz var. Bütün bunlar Türkiye’yi, etrafındaki büyük medeniyet coğrafyasıyla birlikte anlamlı kılıyor.
 
TÜRKİYE KENDİSİNİ VAR EDEN BÜTÜN DEĞERLERE BÜYÜK BİR ÖZGÜVENLE SAHİP ÇIKIYOR
 
Türkiye zaman zaman çeşitli kültürel travmaların içinden geçti. Bunların en önemlisi, şu ya da bu sebeple belli bir kesimin Türkiye’yi sadece tek boyutluluğa indirgemesidir. Türkiye ne tek başına Balkandır, ne tek başına Ortadoğu’dur, ne tek başına Asya’dır, ne tek başına Karadeniz, Akdeniz’dir. Türkiye bunların hepsidir. Ne tek başına Batı’dır, ne tek başına Doğu’dur. Bu tartışmalarda indirgemeci yaklaşımlar Türkiye’yi kısırlaştırdı, felçleştirdi. Aslında bugün yaşadığımız pek çok siyasi tartışmanın gerisinde bu kültürel travma var. Bir takım ret, inkar, asimilasyon politikalarının temelinde de bu travma var. Şimdi yeni dönemde Türkiye büyük bir özgüvenle kendisini var eden bütün değerlere, bütün kazanımlarına eşit miktarda sahip çıkıyor.
 
Burada AK Parti’nin siyasi ya da fikri tercihlerini diğerlerinin lehine önceleyen bir tutum yerine, Türkiye’nin bütün kesimlerinin sahip çıktığı bu kazanımların eşit oranda korunması şeklinde bir yaklaşım üretiyoruz. Tabi kültürel diplomasi meselesi bizim hem siyasal var oluşumuz için hem kültürel var oluşumuz için temel bir kavram.
 
Türkiye’de çok travmatik biçimde tartılmıştır milli evrensel kültür meselesi. Kültür tek başına sabit, arı, kendi içerisinde bütün unsurlardan arınmış bir şekilde var olabilen bir olgu değil. Kültür, ancak temas ederek, etkileşim kurarak, başka kültürlerle melezleşerek kendisini güçlendiren ve var olan bir şey. O sebeple milli kültür, eğer kendisini büyük bir özgüvenle geleceğe taşıyacaksa, iddiamız buysa o zaman milli kültürümüzü büyük bir özgüvenle etrafımızdaki kültürel coğrafyalarla yoğun bir temasın içine sokmak zorundayız. Yani evrensel kültürle yoğun bir temasın içine sokmak zorundayız. Bu hem milli kültürün bünyesini güçlendirecektir, onu zenginleştirecektir, aynı zamanda da Türkiye’nin hem bu bahsettiğim büyük kültürel ve manevi coğrafyasıyla geleceğe dönük olarak, kendisini yenilemesine imkân verecektir. Bir de milli kültür aynı zamanda dünya kültürünün bir parçası olarak dünyada da bir kültür olacak.
 
TÜRKİYE KENDİ İSTİKRARI KADAR BAŞKALARININ İSTİKRARINI DA AYAKTA TUTMAYA ÇALIŞIYOR
 
Türkiye sadece kendi zenginliği, sadece kendi istikrarı için bir politika üretmiyor. Türkiye Ortadoğu’da da, Mezopotamya’da da, Balkanlar’da da, Asya’da da bütün bu varlık unsurlarının, komşu unsurların zengin olmasını, güçlü olmasını, istikrar sahibi olmasını gözeten, bununla ilgili stratejiler geliştiren bir dış politika peşindedir. Tek başına Türkiye’nin istikranı veya tek başına Türkiye’nin güçlü olması bizim için yeterli bir durum değil. Zaten pratikte de anlamlı olmaz. O sebeple bizim komşu coğrafyalarımız da uzun yıllardır, neredeyse yüz yıldır, kurumsallaşmış bir gelenek bizim tarafımızdan makbul sayılmıyor. O da komşunu istikrarsızlaştırarak, kendi istikrarını güçlendirme, komşunu fakirleştirerek kendi zenginliğini takdim etme, refahını takdim etme gibi bir yaklaşım Türkiye açısından doğru bulunmuyor yeni dönemde. Türkiye, başkalarının istikrarı kadar kendi istikrarı, kendi istikrarı kadar da başkalarının istikrarı şeklindeki dengeyi her zaman ayakta tutmaya çalışıyor. Bugün eleştirilen bazı hususların ileri de bu bağlamda ne kadar doğru yaklaşımlar olduğu da görülecektir.
 
BİR MİLLETİN VEYA DEVLETİN BEKASINI SAĞLAYAN ŞEY ONUN KÜLTÜREL KODLARIDIR
 
Burası pek çok açıdan gururlanabileceğimiz ilişkilerimizin olduğu bir ülke. İlk halk müziği çalışmalarını yapan Bela Bartok onun dışında ilk psikoloji çalışmalarını yapan büyük isimler, bugün beraber görüştük onlarla. Bir onuru bir dile ve bir kültüre adamış insanlar, son derece de nezih insanlar. Onun dışında Macarların çok sayıda Nobel almış bilim adamı, pek çok mucidi, sanat ve kültür adamı var. Tabi bunların kayda değer bir kısmının hükümet olması da bizi çok sevindiriyor.
 
Şimdi bu şöyle bir durum ortaya çıkartıyor: Mesela biraz evvel konuştuğumuz meseleyi Macarlar açısından da düşünebiliriz. Çok az bir tarihleri döneminde kendi topraklarına egemen olabilmişler. Yakın dönemde faşizmin, komünizmin etkisi, hükümdarlığı kadar geçmiş dönemlerde de pek çok işgale uğraşımlar. Fakat güçlü kültür sayesinde bir Macar halkı ve bir Macar devleti hep var ola gelmiş. Sanayi yıkılır yeniden kurabilir, askeri açıdan bir yenilgiye uğrarsınız ileri de bir zafer elde edebilir ama esas mesele milletin varlığını devam ettiren, milletin veya devletin bekasını sağlayan şey onun kültürel kodlarıdır.
 
Pek çok ülkede görmediğimiz bir şey; Arnavut Mehmet Paşa’nın mezarını ziyaret ettiğimizde, onun mezarına büyük bir saygı ve hürmet ifadesi olarak ‘Kahraman düşmandı” diye saygılarını sunan bir ifade yazmışlar. Çok da güzel koruyorlar mezarı. Nitekim gül ve bağ hem bizim hem onların ortak değeri haline gelmiş durumda ki burada Gül Baba Opereti var. Bu kadar önemsedikleri bir yer. Macaristan’ın şu an ki Başbakanı eşine Gül Baba Türbesi’nde evlilik teklif etmiş. Yani Macar gençlerinin bir adeti olarak bu halen devam ediyor. Bu örnek bile bize bunu gösteriyor. Mesela daha önce de bir vesileyle söylemiştim.

Çağatay Devleti bizim tarihimiz de 3-5-10 yıl sürmüş bir devlet. Fakat bu devleti şimdi belki 30 yıllık, 40 yıllık tarihi olduğu için siyasi açıdan çok anlamlı bulmayabiliriz, hatırlamayacaktık belki. Ama Ali Şir Nevai Çağatay dilinde yazdığı için çok önemli ilmi, edebi eserler verdiği için onun eserleri yüzünden Çağatay Türkçesini, Çağatay Türkçesi sayesinde de Çağatay Devletini hatırlıyoruz. Ya da o dönemde bir sürü devlet adamı varken, o dönemi Katip Çelebi üzerinden hatırlıyoruz. Şimdi burada da çok net bir biçimde gözüküyor.
 
Kültürel hayatın hareketliliği, bilimsel hayatın hareketliliği, ilim hayatının hareketliliği ortaya böyle kalıcı bir sürü işgale rağmen kendisini sürdürebilir bir toplum yapısı çıkartıyor. Dolayısıyla her yerde devlet olması, o devlet sayısı kadar tarihe iz bırakan millet olduğu anlamına gelmiyor. Milletler bu sayede kalıcılığını gösterebiliyor.
 
Geçmişten itibaren yaşadığımız kültürel travmalar, ulus devletin kuruluşu sırasında bazı kültürlerin, kültür unsurlarının ve kimliklerin makbul sayılması, bazı kültür unsurlarının dışlanması, ret ve inkar politikalarına tabi tutulmasının yarattığı travma milli kültür meselesinde bizi kısır tartışmaların içine sokmuştur.
 
TÜRKİYE BÜYÜYOR… İNSANLARIMIZ DÜNYANIN HER KESİMİYLE DAHA ÇOK ENTEGRE OLUYOR…
 
Milli kültür meselesi sadece bir siyasi milliyetçilik tartışmasının içinde bırakılmıştır. Hâlbuki onlar çok daha büyük bir meseledir ve zaman zaman etkin tartışmaların kısır döngüsü içerisine sokulmuştur. O sebeple milli denildiğinde sadece siyasi milliyetçilik ya da etnik tartışmaların merkezinde bir meseleymiş gibi gündeme gelmiştir. Hâlbuki buradaki şey bütün coğrafyamızın hem Anadolu’nun, Trakya’nın hem de onun ötesindeki büyük coğrafyanın, yani tarih boyunca ki büyük yürüyüşümüz sadece bir etnik grubun değil, Türkiye’yi Türkiye yapan bütün unsurların, Mezopotamya’nın, Anadolu’nun bütün bu kazanımlarının adı olarak milli kültür politikasının tartışılması, yeniden konumlandırılması, kodlanması gerekiyor.
 
Bugünse başka bir şeyle karşı karşıyayız. Evrensel düzeyde hem kültürel üretim, hem kültür endüstrisinin geldiği nokta zihinlerimizi çok daha yeni şemalara, yeni kavramlara, yeni formlara açmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Türkiye’nin içinde bile milli kültür meselesi birleştirici bir mesele olarak değil, bir çatışma meselesi olarak, bir siyasi tartışma, bir etnik tartışma meselesi olarak ortaya çıktığı andan itibaren zaten kendi içerisinde kısırlaştırılmaya başlandı. Ama Türkiye büyüyor, Türkiye’nin insanları her kesimden dünyayla daha çok entegre oluyor. Bu sefer bunu bu büyümenin tam zıttı yönde, milli kültürle ilgili tartışmalarımızı çok kısır bir yerde tutarsanız, bu hedeflerimizin tam zıttı yönde ve maalesef vahim sonuçlar doğuracak, hiç de olumlu şekilde neticelenmeyecek bir yere doğru yürüdüğümüzü gösterir.
 
Türkiye’nin içerisinde Türkiye’deki milli kültür unsurlarını hiçbir kimliği dışlamadan bütün kimliklerin eşit temsil edildiği, bütün kimliklerin kazanımlarının ortak kazanım kabul edildiği bir düzeyde konumlandıracağız.
 
Aslında bir bakıma hafızamızdan çıkarılmaya çalışılan, kimisi ötelenmiş, kimisi dışlanmış bu kazanımların her birini yeniden bir paylaşmaya, yeniden bir yüzleşme, yeniden bir harmanlanma şeklinde milli kültür olarak yeniden tanıştırmak şeklinde bir politikamız oldu. Ama bu sadece içeriğiyle ilgili yetmiyor, dediğim gibi Türkiye başka kültürlerle bölgesindeki başka kültürler ve evrensel kültürle, evrensel kültürün kazanımlarıyla daha çok yüzleşmek zorunda. Bu yüzleşme olmadığı zaman, milli kültürün gelişmesinin de önünde yeni imkanların çıkması, gelişmesinin de önüne engeller koymuş olur. O sebeple, ben kültürel diplomasi derken iki şeyi kast ediyorum: Birincisi hem Türkiye’nin içinde farklı kültürel kazanımların, farklı kimliklerin kültürel kazanımlarının topyekûn bir kültürel miras olarak kurulması ve birbirine daha çok temas ettirilmesi; ikincisi de, bu milli kültürün evrensel olanla daha çok temas etmesi.
 
BU KÜLTÜREL KODLAR BU COĞRAFYALARLA TANIŞMAMIZIN ZEMİNİ TEŞKİL EDİYOR
 
Ortak değerler ortak yaşanmışlıklar ve ortak algılar var. Dolayısıyla, bunları daha çok kurumsallaştırmak, bunları sadece restorasyonu yapılan eserler düzeyinden hayatın içine sokarak, bugünün kültürel faaliyetlerinin bir parçası haline getirerek, yaşatmak şeklinde bir tutum izlemek zorundayız. Dolayısıyla buralara geldiğim zaman da, bu varlıklarımızı, ortak hatıralarımızı, ortak algılarımızı restorasyonu yapılmış, bir kenarda bırakılmış ya da müze de konumlandırılmış eserler olmasının ötesinde, bugünün kültürel formları içerisinde tanımlandırılacak, bugünkü kültürel faaliyetlerin merkezine alınabilecek unsurlar olarak nasıl değerlendirebiliriz diye bakıyoruz karşıdaki muhataplarımla birlikte.
 
ENTELEKTÜEL, ZİHİNSEL, FELSEFİ VE SİYASİ AÇIDAN YENİ BİR SAVRULMA, KAOS DÖNEMİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ
 
Bugün dünyanın önümüze koyulması gereken, tartışılması gereken daha çok çelişkisi var. Yeniden dünya büyük bir değerler karmaşasına giriyor, değerler kaosuna giriyor. Etrafınızdaki bazı gelişmelere karşı uluslararası kurumların, uluslararası toplumun bu şaşırtıcı tepkisizliği aslında değerler konusunda yeni bir savrulmanın ortaya çıktığını gösteriyor. Bu küresel düzeyde başka krizler olarak da önümüze geliyor. Şimdi entelektüel açıdan da, zihinsel açıdan da, felsefi açıdan da, siyasi açıdan da yeni bir savrulma ve yeni bir kaos dönemiyle karşı karşıyayız.
 
SİNEMA PEK ÇOK SANAT DALININ KESİŞMESİYLE ORTAYA ÇIKIYOR
 
Sinema sanatı var olan gerçeği mi gösterecek? Var olan gerçeği gösterirken birtakım insanı insan yapan, bugünkü hayatı daha değerli kılabilecek değerlere nasıl temas edeceği meselesi Ayzenştayn, Tarkovski döneminden beri tartışılıyor.
 
Dolayısıyla, sineme dediğimizde sadece görsel, eğlencelik, tüketime dönük bir sanat dalından bahsetmiyoruz. İnsanın temel meseleleri üzerinde efektif etme biçimden bahsediyoruz. Sinema seyircisi üretilmiş, birilerinin düşündüğü ve sinema diline döktüğü bir eseri tüketen bir seyirci değil. Aslında o eserle birlikte insanlığın temel meseleleri üzerine tefekkür eden yani sinema seyirciliği bir tefekkür biçimi, sinema sanatı başlı başına bir tefekkür biçimi. Dolayısıyla burada sinemayla ilgili bu tartışmaların daha çok yoğunlaşmasını arzu ederim Türkiye’de. Bizim desteklediğimiz pek çok filmler bunların pek çoğu da ödül almış. Benim kişisel olarak da çok ilgi duyduğum bir sanat dalı. Dolayısıyla, biz Türk sineması üzerinden dünyaya konuşabiliriz, dünyanın dilini ve dünyanın algısını da Türk sineması üzerinden yeniden yorumlayabiliriz biraz da bu gözle bakıyorum.
 
SİNEMAMIZIN EVRENSEL DÜZEYDE KONUMLANABİLMESİ İÇİN HER TÜRLÜ DESTEĞİ VERECEĞİZ
 
Yılmaz Erdoğan ve ekibi iyi bir hazırlık yapmışlar. Kendileriyle bundan sonraki süreç ve yol haritasıyla ilgili konuları paylaştık. Ben arkadaşlarımıza söyledim, bizim arkadaşlarımız da o sürecin her safhasında kendilerine düşen kısmıyla ilgilenecekler. Başlı başına bir sonuca ulaşılması çok önemli tabi ama, başlı başına bir sonuca ulaşılmasa bile bu yürüyüş çok önemlidir. Tabi bu Bakanlığın destekleri belli ve kısıtlı imkanlar çerçevesinde oluyor. Zaten bu imkanlarla, işte bu sanatın evrensel düzeyde konumlandığı ilişki ağı arasında biz verebileceğimiz her türlü desteği vermeye çalışacağız.
 
Diğer sinemacılarla ilgili, sinema konusunda faaliyet yapan kurumlara dönük olarak, belki de entelektüel hayatımız açısından, sinema filmleri ya da bu tip tartışmaların ötesinde sinema felsefesini daha çok gündemimize alan, entelektüel dünyamızın daha çok merkezine oturtan tartışmaların ortaya çıkmasını doğrusunu ben isterim.
 
TURİZM SEKTÖRÜ TÜRKİYE AÇISINDAN ÇOK KIYMETLİDİR
 
Turizm sektörü doğrusu gurur duyduğumuz bir sektör. Her biri başarı hikâyesi olan arkadaşlarımız var ve hepsiyle gurur duyuyoruz.
 
Ellerinde birer çantayla bu hayata başlamışlar ve bir gün Türkiye’de çok önemli istihdam yaratan büyük yapılar üretmişler ve halen de büyük bir heyecanla çalışıyorlar.
 
Benim büyük bir çoğunlukla gördüğüm belli küçük gruplar hariç umutlu bir sektör, mutlu bir sektör, geleceğe umutla bakan ve iyi çalışan bir sektör.
 
Bir de tabi ekonomik meselenin ötesinde Türkiye’nin baştan beri çizdiğim bu büyük bölgesini ve dünyayı kavrayışı bakımından turizm insani diplomasimizin de temelini oluşturuyor.
 
Aslında bu kadar insanın Türkiye’ye gelmesi ve bu kadar insanın Türkiye’den çıkıp dünyayı gezmesi Türkiye’yi bambaşka bir yerde konumlandırıyor.
 
İstanbul bu insanların gözünde bir dünya başkenti olarak başka bir yere oturuyor. Tüm bunlar aslında topyekûn olarak baktığımız da Türkiye markasının daha güçlenmesine, daha kurumsallaşmasına katkıda bulunuyor.
 
Hep arkadaşlara söylediğim şey şudur: Türkiye’yi tanıtmak ve Türkiye’yi anlatmak derken sadece Türkiye’nin doğal ve tarihi güzelliklerine sınırlı bir bakış açısı içerisinde olmayalım. Türkiye’nin demokrasisi, demokratik tecrübesi başlı başına bir tanıtım ürünüdür. Türkiye’nin çevremizdeki dış politika gelişmeleri, bölgemizdeki dış politika gelişmeleri karşısında ürettiği özgür tutum başlı başına bir tanıtma meselesidir.
 
Türkiye’nin bölgesindeki bir sürü krize, Güneyinde Arap ülkelerindeki demokrasi krizine, Kuzey’inde Avrupa Birliği ülkelerindeki ekonomik krize rağmen Türkiye’nin her iki bakımdan da bir istikrar adası olması başlı başına bir tanıtım değeridir.
 
TURİZMİN OLAYLARDAN ETKİLENMEMESİ İÇİN EKİP OLUŞTURUP, BÜYÜK TURİST POTANSİYELİNE SAHİP ÜLKELERE BİZZAT GİTMELERİ TALİMATI VERDİM
 
Türkiye bir yandan Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerini yürüten bir ülke, aynı zamanda da ekonomik performansı bakımından BRİCS ülkeleriyle birlikte anılan bir ülke.
 
Türkiye şu anda hemen hemen gözlemci üye ya da tam üye ya da müzakere yürüten bir ülke olarak çeşitli kurumlarda temsil edilme bakımından dünyadaki bütün kurumlarda temsil ediliyor. Bu başlı başına Türkiye’nin bir değerinin, çok boyutluluğunun, kozmopolit yapısının, kendilerine olan özgüveninin bir göstergesidir.
 
Bütün bunlar tabi turizm dediğimiz meseleyi bambaşka bir stratejik mesele olarak önümüze getiriyor. Her olaydan etkilenir turizm olumlu ya da olumsuz. ‘Kartaca’yı savunmayı bırakalım, Roma’ya saldıralım’ diye bir deyim kullanmıştım. Bundan kasıtım şu: Oturup burada birilerinin bizi anlamasını, birilerinin bizi kavramasını beklemeyelim biz gidelim. Nitekim bu olaylar çıktığı andan itibaren şöyle bir strateji izledik. Hemen bazı turizmcilerle görüşerek şunu söyledim. Bakanlıkta bir şey kurduk. Bu süreci yönetecek bir ekip kurduk. Doğrudan bu işle ilgilenecek bir ekip ve ilk verdiğim talimat şu oldu: Hemen büyük turist potansiyeline sahip olduğumuz ülkelere bizzat gideceksiniz, Türkiye’nin durumun ne olduğunu net bir biçimde anlatacaksınız diye. Onların bize sormalarını ya da kendi kendilerine kavramalarına ya da bizim onları sadece birtakım resmi açıklamalarla bilgilendirmemizi beklemeyeceğiz.
 
MUHATAPLARIMI TEK TEK ARADIM VE KRİZ OLMADIĞI MESAJI İLETTİM
 
İkincisi, ben muhataplarımın birçoğunu tek tek aradım. Türkiye’deki tabloyu resmetmek bakımından görüştüm. Dünyada daha önce kültür ve turizm alanıyla ilgili, dış politika alanında da söz sahibi, kanaat sahibi, bir sürü tanıdığım insani bizzat aradım ve bütün bu süreci, bu sürecin içerisinde Türkiye’ye nasıl bakmaları gerektiğini bizzat uzun uzun anlattım.
 
Ayrıca dünyada önemli kuruluşları, önemli isimleri var bunların. Pek çoğunu aradım ve bunları paylaştım. Netice itibariyle kesinlikle bir meseleyi kriz durumu olarak kodlamayacaksınız, kriz durumu olarak tamamlamayacaksınız, Türkiye’de kriz yok.
 
Türkiye’nin demokratik olgunluğu, ekonomisinin gücü bu meseleleri atlatacak olgunluktadır. Eğer mesele toplumsal duyarlılık, çevre duyarlılığı, demokratik çoğulculuk bakımından duyarlılık, hayat tarzı konusunda bir duyarlılıksa bu zaten saygıdeğerdir, bu demokrasimizin gücünü olgunluğunu gösterir.
 
Bu tip bir muhalefetin ya da eleştirinin bizim iktidar olarak çekineceğimiz bir durum değil, tam tersine övüneceğimiz bir durum olduğunu ifade ettim.
 
Ama bunun karşısında bazı illegal grupların bütün bu sürece el koyması, Türkiye’deki başka türlü bir tansiyon ortaya çıkarma çabaları bunu da net bir biçimde tanımladık.
 
Bunun bir güvenlik meselesi olarak önümüze gelmesi durumunda Türkiye bunu rahatlıkla yönetebilecek bir ülkedir, Türkiye’de bir güvenlik riski söz konusu değildir diye. Netice itibariyle sonuçlar, rakamlar gayet iyi durumda olduğumuzu gösteriyor. Hiçbir kötümserliğe gerek yok. Çok iyi bir dönem geçirdik. Önümüzdeki dönemde de daha iyisini yapacağız. Dinamik bir sektörle işini dünya standartlarında yapan bir sektörle çalışıyoruz. Aynı zamanda da kötümserliği kapısından içeri sokmayan gurur duyacağımız bir sektörle çalışıyoruz çok değerli temsilcileri var. Dolayısıyla geleceğimiz iyidir.
 
SURİYELİ SİVİLLERİ KİMYASAL SİLAH KULLANIMI
 
Suriye İnsan Halkları Örgütü bir rapor yayımladı. Şu ana kadar 101 bin kişinin öldüğünü açıkladı. Bu Suriye İnsan Hakları Örgütü’nün resmi açıklaması ve eminim daha fazladır. Zaman zaman 120 bin diyen açıklamalar da var.
 
Kimyasal silah kullanıldığı nettir. Orada birilerinin dediği gibi muhaliflerin kullanması gibi bir iddia son derece mantıksız bir iddiadır. Bu çok net bir biçimde de belirlenmiş durumda. Peki, şimdi geldiğimiz nokta da kimyasal silahların devri diye bir şeyden bahsediyor. Kimyasal silahlar devredilir ve yok edilirse kimyasal silah kullanma suçu ortadan kalkacak mı? Hem de bir kere değil defalarca kullanılmış.
 
KİMYASAL SİLAH KULLANMADAN ÖLDÜRÜLEN SİVİLLERİN SORUMLULUĞUNU KİM ÜSTLENECEK?
 
Kimyasal silah kullanma suçunu cezalandırdı diyelim uluslararası toplum. Peki, kimyasal silah olmadan öldürülen o 101 bin kişi ya da daha fazla kişinin sorumluluğunu kim üstlenecek?
 
Üçüncü aşamaya gelelim, kimyasal silahlar meselesinde envanteri belirlenecek, bunlar tespit edilecek, toplanacak bir süreçten bahsediliyor. Gerçi Amerikan Dışişleri Bakanı takvimli çalışılması konusunda bir hassasiyet üretiyor. Ama bu takvimli çalışmanın ne kadar süreleri kapsayacağı konusunda en son dünkü Cenevre’deki açıklamasında bir aydan bahsediyordu.
 
Bu arada kimyasal silahların devri sürecinde tekrar kimyasal silah kullanılırsa ya da kimyasal silah kullanılmadı, hava kuvvetleri ya da ağır silahlarla yine binlerce, on binlerce insan öldürülürse ne olacak?
 
Yani şimdi Türkiye ile uluslararası toplum buradaki rejimin katliam yapmasına karşı güçlü bir ses versin. Türkiye’yi savaş yanlısı olmakla itham edenler bu durumu nasıl izah ediyorlar?
 
O zaman Türkiye’yi savaş yanlısı olmakla haksız yere itham edenler Esad rejimi bu kadar insanı öldürürken, bu katliamlar karşısında hiçbir şey yapmazken, onlar o zaman bu katliamların seyircisi kalmak durumunu nasıl izah ediyorlar?
 
Dördüncü aşamada şu: Deniliyorsa ki, kimyasal silahlar teslim edilsin ve yok edilsin. Türkiye bunu destekler. Çünkü Türkiye bölgesinde hiçbir ülkede kimyasal silah istemeyen bir ülkedir. Sadece belli bir ülkeye has değil bu.
Bugün Suriye’nin bu anlaşmaya dâhil olması isteniyor. Biz bu anlaşmaya dâhil olmayan bütün ülkelerin dâhil olmasını ve bununla ilgili yüksek bir hassasiyet ortaya konulmasını istiyoruz.
 
Ama biz kimyasal silahların yok edilmesi, tespit edilmesi sürecini desteklerken bunun sanki olayın bütünüymüş gibi fotoğrafın tümünü gözden kaçıran bir manipülasyon aracı olarak gündeme gelmesinden tabi ki rahatsızlık duyuyoruz.
 
Orada biz soruşturduk. Net bir biçimde kimyasal silahlar diyelim ki teslim edildi. Bu çok sorunlu bir süreç. Peki bu süreç devam ederken veya bundan sonrasında yine bu kadar insan öldürülmeye devam ederse uluslararası toplumun üzerine düşen mükellefiyet nedir?
 
Uluslararası toplum bu katliamları durdurmak için ne yapacaktır? Şimdi bir başka bir şey daha ortaya çıktı. Demek ki birilerinin bu rejime sözü geçiyor ve çok net bir biçimde görüldü bu birileri. Çünkü Esad’da şu açıklamayı yaptı dedi ki: “Hazırım ve benim bunu kabul etmemin sebebi bunu Rusya istediği içindir”
 
Şu ülke ya da bu ülke demek ki birilerinin sözü geçiyor ya da birileri bir araya geldiği zaman Esad’a kimyasal silahlar gibi çok önemli bir meselede istediklerini yaptırabilecekleri bir zemin üretebiliyorlar.
 
Peki, aynı zemin diğer konularda niye yapılmıyor?
 
Çünkü ‘Kimyasal silahlar kırmızı çizgimiz’ ifadesinden bir sene evvel şu ifade edilmişti: Hava kuvvetlerini kullanması kırmızı çizgidir denilmişti Esad’a. Ama hava kuvvetlerini kullandı ve oradaki insanları katletti.
 
BU ÜLKELERİN KİMYASAL SİLAH ÜRETME KAPASİTESİNE SAHİP OLMADIĞI ÇOK KOLAY TAHMİN EDİLEBİLİR
 
Uzun yıllardır İsrail’le savaş halinde. İsrail, İran’daki değersiz çalışmaları bile takip ederken burnunun dibinde bir kimyasal silah üretimi söz konusu olsa ki zaman zaman girip buradaki tesisleri hava kuvvetleriyle bombalıyor yok ediyor.
 
Dolayısıyla, uzun yıllardır da Batı’nın gözünde Suriye takip edilen bir ülke ve zaman zaman da terörist ülke kategorisine sokulan bir ülke.
 
Burada bir üretimin yapılmasından ziyade buraya dışarıdan satış yoluyla, bu kimyasal silahların geldiği meselesi daha akla yakın gözüküyor.
 
BU TOPLUMLARIN DEMOKRASİYLE, HUKUK DEVLETİYLE BULUŞMASI, SERBEST PİYASA EKONOMİSİYLE BULUŞMASI GEREKİR
 
Buradaki yanlış rejimler altındaki gençlere demokrasi bir ideal ve hedef olarak gösterildi.
 
 Şimdi bir yerde burada demokrasi için mücadele eden, diktatörlükten kurtulmak için mücadele eden insanlar bir katliam makinası karşısında demokrasi çağrısı yapanlar tarafından yalnız bırakıldı.
 
Mısır’da bir demokratik mücadele sonucunda demokratik düzene geçildi. En azından eksiğiyle, fazlasıyla bir demokratik düzen tesis edildi. Bunun karşısında bir darbe meydana geldiği zaman yine uluslararası toplum buna karşı yeterince güçlü bir ses vermedi.
 
DOĞU AVRUPA’DA DEMOKRATİKLEŞMEYE DESTEK VERENLER ARAP DÜNYASINI DESTEKLEMEDİ
 
İslam dünyasında veya başka yerlerde teröre başvuran pek çok örgüt; ‘Demokrasi yoluyla elde edilecek bir şey yok. Demokrasi yoluyla elde edilse bile bu sonuçta darbe ya da başka yollarla diktatörlerin başka oyunlarıyla bizim elimizden çalınır’ diyor.
 
Bu Arap devrimleri tecrübesiyle birlikte on yıllardır talep edilen bu bölgenin artık demokrasiye kavuşması şeklinde güçlü bir irade ortaya çıktı.
 
 Aslında soğuk savaşın bitiminden sonra, Berlin duvarı yıkılırken, Doğu Avrupa rejimleri demokrasiye kavuşurken yine Arap dünyasında bu ülkelerde böyle bir hareketlilik vardı.
 
Ama Doğu Avrupa’daki demokratikleşmeye destek verenler o zaman buraya destek vermediler.
 
Daha sonra işte küreselleşmenin etkisi, başka unsurların etkisi artık orada ki toplumları dünyayla daha çok tanıştırdı. Onlardan yeni tecrübeler çıktı. Bu toplumlar demokratik duruşlarını sürdürdüler. Gelinen noktada ise; Tunus’tan başlayarak Muhammed Buazizi adlı gencin yaptığı eylemin tetiklemesiyle müthiş bir dalga çıktı ortaya.
 
Şimdi burada yapılması gereken şudur: Bazı yerlerde eksikliklerin olmasının altını çizmek yerine demokratikleşme süreçlerini desteklemek gerekir. Çünkü demokrasi masa üzerinde, matematik bir mesele değildir. Nihayetinde toplumun kendi güvenlikleriyle bir olgunlaşma süreci.
 
HÜR DÜNYA DEMOKRASİYE İNANMIŞ İNSANLAR BU ÜLKELERİN GENÇLERİNE GELECEK İÇİN HANGİ HEDEFİ GÖSTERİYOR
 
Düne kadar demokrasiyi vaat edenler, demokrasiyi hedef gösterenler, demokrasi idealini ortaya koyanlar demokrasiye kavuşan bu toplumların bir darbeyle karşı karşıya kalmalarını desteklendiler.
 
Biz bundan sonrası için bu gençlere nasıl bir hedef, nasıl bir ideal sunacağız?
 
Ülkelerini kötü yönetimlerden, daha yüksek standartlara sahip yönetimlere dönüştürmeleri için onlara nasıl bir ideal koyacağız?
 
Şimdi bu büyük bir boşluk olarak ortaya geldi ve bir bakıma bu ülkelerin hem şimdiye kadar ki kazanımları hem de gelecekleri çalınmış oldu.
 

BÖLGE, SUNİ BİRTAKIM SINIRLARIN HALKLARI BİRBİRİNDEN AYIRDIĞI, EKONOMİK REFAHIN ARTMASININ ÖNÜNDE ENGEL OLUŞTURDUĞU BİR YAPIYLA KARŞI KARŞIYAYDI
 
Ortadoğu coğrafyası, yakın bölgemizde bu sınırlara, o ülkelerin devletleri bakımından yine saygı duyulsun, bunlar yine korunsun. Fakat bu sınırların artık işlevi değiştirilsin. Bu sınırlara saygı duyarak yine başta ekonomi ve kültür olmak üzere, yeni bir entegrasyon biçimi ortaya çıksın ve bu entegrasyon biçimi içerisinde bölge bu demokratikleşme dalgasının da etkisiyle yeni bir refah coğrafyası, yeni bir iletişim coğrafyasına dönüşsün.
 
Şimdi ise ortaya çıkan bu demokrasi meselesini, demokratik düzenleri yatay kesen, bunları paramparça eden bu sonuç dünkü suni sınırların ortaya çıkardığı hasar ve kayıplardan daha büyüğünü ortaya çıkarmaya başladı.
 
O devletlerden bile geriye giden, daha mikro ölçekli güç odakları, merkezkaç kuvvetler bütün gün bölgedeki kazaları hatta o ülkelerin kendi içindeki kazaları bile yok eden bir hareketlilik üretmeye başladılar.
 
Şimdi ne oluyor?
 
Maalesef etnik ve mezhebi kavgalar, çatışmalar büyük bir şekilde merkeze oturuyor. Bu sefer Irak’ın içerisindeki bir Şii ile bir Sünni’nin iletişiminden çok daha fazla Irak’ın içindeki bir mezhep unsuru Lübnan’daki kendisine yakın mezhep unsurla beraber hareket ediyor ya da Suriye’nin içindeki bir mezhep unsuru kendisine yakın olan işte Irak’taki başka mezhep unsurlarıyla beraber hareket ediliyor ve bütün bu eski suni sınırlardan bile geriye giden yeni fay hatları, yeni çatışma alanları ortaya çıkıyor.
 
Bu tablonun sadece bölgenin meselesi olmadığı, bu tablonun, bu bölgeyi felç edeceği gibi küresel sistemi de felç edeceği meselesi çok hızlı bir şekilde görülüp yeniden demokrasiye dönüş şeklinde bir tutum alınmazsa, demokrasiye teşvik edici bir tutum alınmazsa tabi bunun çok kötü sonuçları olacak.
 
Ama bu tutumu, bir ay bu tabloyu görmek lazım. Buradaki sonuçlar bu bölgeyle sınırlı kalmaz, bu ülkelerle sınırlı kalmaz. Bütün bir küresel sistemi felç eder. Bu bölgedeki sorun bütün bu dünyanın güvenlik sorunu olarak önümüze gelir. O sebeple biran evvel bu tabloyu görüp, yeniden demokratik düzenlere dönüşün teşvik edilmesi lazım.
 
ANAYASA HUKUKİ BİR MESELE DEĞİL, ÜLKENİN YÜKSEK SİYASİ NİTELİĞİYLE İLGİLİ BİR MESELEDİR
 
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ifadesinde olduğu gibi temel teşkilatıyla ilgili bir meseledir anayasa meselesi. Burada da çok açık bir tutum var. Biz yeni Türkiye’nin ilk anayasasını yapmak istiyoruz. Yani vesayet sisteminden, vesayetin bütün unsurlarından kurtulmuş bir yeni Türkiye, yanlı sosyal çatışmalarından, ret, inkâr, asimilasyon politikalarından, kimliklerin birbirine karşı hiyerarşilendirildiği bir yapıdan kurtulmuş bir Türkiye düşlüyoruz.
 
Kimliklerin eşit muamele gördüğü, ret, inkâr, asimilasyon politikalarının bittiği, bütün vesayet temsili siyaset ve sivil alan üzerindeki her türlü bürokratik vesayetin, siyaset dışı vesayetin sona erdirildiği bir Türkiye’den bahsediyoruz ve anayasada bunun doğum belgesi, nüfuz cüzdanı, kimlik belgesi olsun istiyoruz.
 
 Fakat gördüğümüz ana muhalefet partisi başta olmak üzere muhalefet partileri eski Türkiye’nin son anayasasını yapmak istiyorlar.
 
Bir şekilde vesayetin devam ettiği, vesayetle ilgili birtakım karanlık bölgelerin oluştuğu bir anayasa yapmak istiyorlar ve burada uzlaşma ortaya çıkmıyor.
 
Benim başkanlığımda AK Parti’deki anayasa komisyonu neredeyse her hafta toplandı ve bu çalışmalarını da sürdürüyor. Uzlaşma komisyonu üyelerimiz her toplantıya tam katılım sağladılar. Kendilerinden beklenen hiçbir mükellefiyeti ertelemediler, geciktirmediler. Hep zamanlı olarak verdiler.
 
Bütün bu tablo içerisinde AK Parti uzlaşma komisyonundan, kendisinden beklenileni tam olarak yerine getirmiş bir partidir. Biz ayrıca yeni bir anayasa teklifine de hazırız. Yani yeni anayasa konusunda tam bir hazırlığımız var bizim. Artık anayasanın yenilenmesi suretinden, tam anayasa kurumuna geçelim diye olan perspektifimizi her zaman koruyoruz. Ama bu olmadı. Çok kısa bir zamanda yapılacak bir anayasa, zamana yayıldı, çok az madde de uzlaşıldı. İşte son bir uzatma yapıldı yine bunun neticesinde. Eğer şimdiye kadar uzağında uzlaşılan maddelerle ilgili bir irade ortaya çıkarsa, en azından bu uzlaşılan maddeleri, Türk siyasetinin ve Türk anayasa sürecinin bir kazanımı olarak Meclis’ten geçirelim ifadesini kullandı Başbakanımız. Şimdi belki bu sürecin sonundaki kısa bir dönem kaldı zaten. Yaz çalışmaları da bitiyor.

Maalesef şimdiye kadar uzlaşılan maddeleri kendi anayasa sürecimizin, ülkemizdeki anayasa sürecinin bir kazanımı olarak, sivil siyasetin bir kazanımı olarak bu ülkeye kazandırma şeklinde bir tutum ortaya çıkabilirse iyi olacak. Bizim tutumuz şu anda budur. Ama bu tabi bizim yeni tam bir anayasa yapma perspektifinden vazgeçtiğimizi göstermiyor. Çünkü bu esasında egemenlik meselesinin, milli irade meselesinin artık Türkiye’nin geldiği yeni durumda çağdaş bir niteliğe kavuşturulması mücadelesi. Bu çağdaş niteliğe kavuşturulma mücadelesi yerli yerine oturtulmazsa, bugün yaşadığımız pek çok siyasal tartışma aslında anayasadaki dengesizliklerden ortaya çıkıyor. Yarın bunlar çok daha kronik tartışmalar olarak önümüze gelebilir, sistemi sakatlayan, sistemi kilitleyen tartışmalar olarak önümüze gelebilir. O sebeple şu aşamada kısa vadeli hedef, şimdiye kadar uzlaşılan maddelerin sayısı arttırıp o maddeleri en azından Meclis’ten geçirmek şeklinde mutabakatla olmalı.
 
TÜRKİYE’NİN ÇAĞDAŞ DÜNYAYLA REKABETİNDE DAHA İLERİ NOKTALARA GİTMESİ İÇİN ÇALIŞIYORUZ
 
Bu son paket meselesi sadece çözüm süreciyle de ilgili değil. Türkiye’deki demokratikleşme ivmesi AK Parti’nin varlığıyla başlamış bir şey. Bir bakıma biz bunu varoluş sebebi olarak görüyoruz AK Parti’nin. AK Parti bir reform partisi. Sadece belli bir meseleye ya da belli bir sürece dönük olarak gerçekleşmiyor bu demokratikleşme paketleri. Türkiye’nin yönetim standartlarının yükseltilmesi, Türkiye’deki sosyal grupların toplumsal taleplerinin karşılanması, Türkiye’nin çağdaş dünyayla olan rekabetinde daha ileri noktalara gitmesi için bütün bunlar yapılıyor.
 
Bunlar yapılırken tabi ki içinde aktüel sorunların, aktüel siyasi meselelerin gündemlerine tekabül eden, temas eden sonuçlar da ortaya çıkıyor.
 
Bu toplumsal rızanın çıtasının yükseltilmesiyle ilgili bir süreçtir. Dolayısıyla, sadece belli bir etnik kesime, sadece belli bir toplumsal gruba dönük olarak bu demokratikleşme paketleri gerçekleşmiyor. Türkiye’nin tamamına temas eden, Türkiye’nin tamamındaki toplumsal kabulün çıtasını yükselten bir sürecin aşamaları olarak gündeme geliyor.
 
Başbakanımız başkanlığında maddelerin tespitiyle ilgili çalışma sürüyor ve bunlar Başbakanımız tarafından açıklanacak. Dolayısıyla bu son çözüm süreciyle ilişkili ya da sadece oraya indirgenerek, ele alınacak bir husus değil.
 
Bu bahsettiğim genel çerçeve içerisinde zaten yürüyen bir süreç. Tabi ki, çözüm sürecinden başka meselelere kadar da temas eden maddeleri, onlara tekabül eden maddeleri oluyor. Ama AK Parti bunu bir Türkiye perspektifi olarak ortaya koyuyor.
 
Her çözüm paketi de bu Türkiye paketinin güncellenmesi ve güçlendirilmesi şeklinde gündeme geliyor.
 
ÇÖZÜM SÜRECİ YÜZDE 100 YERLİ BİR SÜREÇTİR
 
Biz çözüm süreciyle ilgili bir sıkıntı görmüyoruz. Çözüm süreci yüzde 100 yerli bir süreçtir, milli bir süreçtir ve toplumun yüksek mutabakatıyla yürüyen bir süreçtir.
 
Toplum bunu kabul etmiştir ve tırnak içerisinde satın almıştır. Aslında AK Parti de, Hükümet de bu iradeyi çıkaran da toplumun bir beklentisidir zaten.
 
Biz bu beklentileri her zaman görürüz, bu talepleri ve her zaman da doğru şekilde konumlandırmak üzere hem entelektüel açıdan, hem başka açılardan, siyasi açıdan yüksek bir performans göstermeye gayret ederiz.
 
Bu tabi Cumhuriyet tarihinde hep konuşulmuş ama hiçbir zaman bu şekilde ele alınmasına cesaret edilememiş bir süreç olarak ortaya çıktı. Amaç akan kanın durması.
 
SÜRECİN AKAMETE UĞRATILMASI, KESİNTİYE UĞRATILMASI DİYE BİR ŞEY YOK
 
Gelinen noktada toplum bu durumu destekliyor. Dolayısıyla şu örgüt bunu demiş, şu grup bunu demiş, şu siyasi parti bunu demiş gibi bir duruma olay indirgenemeyecek kadar, bütün bunlarla değerlendirilemeyecek kadar başka bir yerde ve çok güçlü bir zeminde yürüyor bu süreç.
 
Biz çözüm sürecinin yürüyüşüyle ve hedefe ulaşmasıyla ilgili çok ciddi bir kaygı içerisinde değiliz. Çünkü zaten süreç yürüyor, sürecin akamete uğratılması, kesintiye uğratılması diye bir şey yok.
 
(20.09.2013)
 
  • Estergon Kalesi’nden Gündeme İlişkin Mesajlar
  • Estergon Kalesi’nden Gündeme İlişkin Mesajlar
  • Estergon Kalesi’nden Gündeme İlişkin Mesajlar