BASIN VE HALKLA İLİŞKİLER MÜŞAVİRLİĞİ
Font -  Font +

BAKAN ÇELİK TRT HABER'E KONUŞTU

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik TRT Haber’de Ahmet Böken’in gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Gezi olaylarının turizmde bir krize neden olmadığını vurgulayan Bakan Çelik, yeni anayasa çalışmalarından çözüm sürecine, Suriye’deki gelişmelerden Mısır’daki duruma kadar geniş bir alanda değerlendirmelerde bulundu. 
 
ESKİ ANAYASA TÜRKİYE İÇİN ARTIK YETERSİZ BİR YAZILIMDIR
 
Türkiye’nin yeni bir anayasaya kavuşmasını Türkiye açısından olmazsa olmaz görüyoruz. Çünkü Türkiye’nin geldiği noktada eski anayasa artık Türkiye için yetersiz bir yazılım haline gelmiştir. Türkiye bu yazılımla daha ileriye gidebilme konusunda, istediği hedeflere ulaşma konusunda yeterli dinamizme kavuşamaz. Türkiye’nin toplumdaki dinamizmi, ekonomideki dinamizmi, demokratikleşmedeki dinamizmi, dış politikadaki dinamizmi, Türkiye’nin giderek artan bir marka haline gelmesi Türkiye için yeni bir yazılım gerektiriyor. Bu bakımdan yeni anayasa olmazsa olmazlarımızdan bir tanesi.
 
REFERANDUMLA YAPILAN RADİKAL DÜZENLEMELER YENİ ANAYASA TALEBİNİ ORTADAN KALDIRMADI
 
Artık devlet-toplum çelişkisi üzerinden, devletin toplumdaki bütün kimlikleri baskıladığı bir Türkiye üzerinden çoğulcu bir toplum düzenine geçiyoruz. Dolayısıyla, devletin topluma negatif bir alan bıraktığı, devletin toplumun bütün hareket sahasını kısıtladığı bir Türkiye tanımı üzerinden, o tanımı işlevselleştirmek üzere yapılmış bir anayasal düzenden bambaşka bir düzene geçmiş durumdayız şu anda. Ama elimizdeki kod büyük oranda o eski Türkiye’nin izlerini taşıyor. Referandumla birlikte belli düzeltmeler, ciddi radikal düzenlemeler yapıldı, ama yine de yeni bir anayasanın gerekliliği konusundaki talep ortadan kalkmadı. Hem vatandaşın böyle bir talebi var, hem de aslında devletin yönetilebilirliği açısından gerekli.
 
TÜRKİYE’DEKİ KRİZLERİN KAYNAĞI BU ESKİ YAZILIMDIR
 
Yaşadığımız krizlerin yüzde 50’den fazlası belki de bizatihi bu yazılımdan kaynaklanıyor. Şimdi burada doğru olan şudur: Yazılımı değiştirmek. Yazılımı değiştirmek yerine, eğer yazılımdan kaynaklanan sorunları anti virüs programlarıyla gidermeye çalışırsanız bugünün Türkiye’sine yetmez, onlar günübirlik çözümler olur.
 
ANAYASA ÇALIŞMALARINDA GELİNEN NOKTA VERİMLİ DEĞİL
 
Yeni Anayasa konusunda defalarca bir süre koyuldu, bu süre aşıldı. Gelinen nokta çok verimli değil. Ama en azından 48 madde üzerinde bir uzlaşma sağlanmış. Son olarak Başbakanımız, Genel Başkanımız Anayasa Komisyonundaki arkadaşlarımıza şöyle bir talimat verdi: Haftada 5 gün çalışın, Uzlaşma Komisyonundaki devamlılık devam etsin, en azından temel haklar bölümü bitirilebiliyorsa bitirilsin. Ve bu çerçevede eğer Anayasanın tamamı yenilenemiyorsa, en azından temel haklar bölümünü dört parti uzlaşarak bu 48 maddenin üzerinde bir uzlaşma sayısına çıkarabiliyorsa bunu referanduma götürelim şeklinde. Ancak bu 48 madde dışında şu anda bir gelişme yok. Komisyon çalışmaya devam ediyor ve yazında çalışacak. Umudumuz odur ki, biz bunu temel haklar bölümünde en azından tamamlayacak şekilde yazın sonunda bir aşamaya ulaşmış olabiliriz.
 
YENİ ANAYASA YENİ TÜRKİYE’NİN FOTOĞRAFI OLACAKTIR

 
Türkiye kimliklerin bastırıldığı, kültürel alanın baskı altında tutulduğu bir Türkiye’den, kimliklerin, toplumsal taleplerin giderek serbestleştiği bir Türkiye’ye geçiyor. Bu da tabii demokratik taleplerin siyasette daha çok temsil edilmesi gibi bir durum ortaya çıkarıyor. Şimdi tüm bunları çerçeveleyecek, kodlayacak olan şey, bu yeni toplumsal talep, siyaset ilişkisinin adını koyacak olan şey, bir kimlik belgesi olarak, bir doğum belgesi olarak, bir nüfus cüzdanı olarak yeni bir anayasadır. Eğer bu kodlamayı yapamazsak, o zaman önümüzü görmemiz açısından ve Türkiye’nin dışındaki dünyadaki yatırımcılara, Türkiye’ye bakanlara doğru fotoğrafı vermek açısından elimizde bir malzeme olmaz. Yeni anayasa, Türkiye’nin daha iyi yönetilebilmesi, toplum siyaset ilişkisinin daha doğru bir biçimde kurulabilmesi ve devlet düzeninin toplum lehine kodlanabilmesi bakımından gerekli olduğu gibi, dışarıdan Türkiye’ye bakanlara en doğru, Türkiye’ye yakışan fotoğrafı verilmek açısından da son derece gereklidir. Dolayısıyla, yeni anayasa sadece bir hukuki metin değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin toplum-siyaset ilişkisi bakımından yeni Türkiye’nin fotoğrafı olarak ortaya çıkacak bir metindir. Anayasanın yenilenmesi değil yeni bir anayasa yapılması Türkiye’nin önündeki hedeftir. En azından anayasanın karakterini gösteren, anayasanın karakteristiğini ele veren temel haklar bölümünün Türkiye’nin demokratik havuzuna girmiş olması, orada bu kazanımın korunmuş olması bile yeni anayasa perspektifi açısından çok önemli olacaktır.
 
ESKİ ANAYASALAR DEVLET EKSENLİDİR
 
12 Eylül ve daha önceleri yapılan anayasaların esası devlet eksenli anayasalardır. Bunlar devlet adına vatandaşın nasıl bir toplumsal mühendislikle, nasıl bir siyasal mühendislikle şekillendirileceğinin aslında hikayesini anlatırlar. Hele 12 Eylül Anayasası gerek hukuk felsefesi açısından, gerek siyaset felsefesi açısından anayasa tanımına asla layık olmayan bir metindir. O, bir faşist diktanın buyruğudur. Topluma emir ver zinciri şeklinde toplumun önüne konulan bir buyruktur. İyi vatandaşın tanımının ne olduğundan tutun da, tek tek vatandaşların devlet nezdinde hangi değer yargıları bakımından makbul sayılacağına, makbul olan-makbul olmayan vatandaşın devlet tekeli tarafından nasıl belirleneceğine kadar bir sürü böyle faşist buyruklar içeren bir metindir o. Netice itibariyle bu topluma zaten yapıldığı günden itibaren dar gelmeye başlamıştır. Sürekli değiştirilmiştir. Ama ortaya o zaman son derece entegre olmayan, paçal, hiçbir şekilde iç bütünlüğü olmayan anayasamsı bir metin çıkmıştır.
 
Anayasa’nın çağdaş bir bakış açısıyla vatandaş odaklı, insan odaklı, vatandaşın devlet karşısındaki üstünlüğüne dayanan, devleti insan haklarına sadece saygıyla ya da devleti insan haklarına vatandaşına bir iane gibi sunan bir devlet olmaktan çıkarıp, devleti bizatihi insan haklarına dayanan bir devlet olarak kurgulayan, vatandaş eksenli, insan eksenli, bütün toplumdaki kimliklerin kendilerini koruma, yaşatma ve geliştirme hakkının devlet tarafından garanti altına alındığı, çerçevesinin de toplumdaki bütün bir dinamizmi, bütün bir sinerjiyi, enerjiyi yaşatan maddelerle kodlandığı bir metin olması gerekiyor.
 
ANAYASANIN TOPLUMUN HER KESİMİNİ KUCAKLAMASINI ARZU EDİYORUZ
 
 Türk milletini sadece bir etnisite, sadece bir renk olarak değil, toplumumuzda var olan, milletimizde var olan bütün etnisitelerin bütün renklerin toplamı olarak Türk milletini tanımlayan. Toplumdaki bütün farklı kimlikleri saygıdeğer bulan, bu kimliklerin kendini koruma, kendini geliştirme hakkını selamlayan bir anayasa, onları yasaklayan değil selamlayan bir anayasa. Çünkü, vatandaşın sahiplendiği hangi kimlik varsa devlet onları demokratik devlet selamlamak, korumak ve yaşatmak durumundadır. Selamlamak yerine yasaklamak arasındaki fark, demokratik devletle antidemokratik devlet arasındaki en temel farktır. Çünkü, yukarıdan aşağıya toplum için kimlik üretemez, topluma kimlik giydiremez. Toplum için makbul kimliğin hangisi olduğunu, makbul olmayan kimliğin hangisi olduğunu belirleyemez. Tek tip bir kültür üretemez. Devletin görevi, vatandaşlarının farklı kimliklerinin çatısı olmaktır. Bütün o kimliklerin korundu, oradan bir sentezin çıkmasına imkan veren, herkesin tarihsel mirasını, kültürel mirasını bu çatı altında rahatlıkla koruyabildiği ve bunun kendi diyalektiği, kendi sentezi içerisinde milletin o büyük tanımını, büyük kültürünü çıkaran, büyük çatısını çıkaran iradeyi selamlamak durumundadır devlet.
 
ANAYASA HERKESİN BİRBİRİNİN HAYAT TARZINA SAYGI DUYDUĞU TOPLUMSAL BİR DÜZENİ TEMİN ETMELİ
 
Şimdiye kadar bütün bu sancıların sebebi; yasaklamalar, asimilasyon politikaları, inkar politikaları, kültürel alanı yasaklama, kimlik alanını yasaklama, dil alanını yasaklama, insanların hayat tarzını yasaklama şeklinde. Şimdi bugün neyi tartışıyoruz demokratik bir devlet düzeni içerisinde? Tartıştığımız budur. Herkesin birbirinin hayat tarzına saygılı olduğu, hiçbir hayat tarzının bir diğerine baskılamadığı bir toplumsal düzen, bir birarada yaşama felsefesi, bir çoğulcu toplum düzenini nasıl oluşturacağız. Onu siyaseten ve hukuken bir anayasayla nasıl kodlayacağız? Bütün kimliklerin biri diğerini yutmadan, biri diğerine bir üstünlük iddiasında bulunmadan, devletin böyle bir tercihte bulunmadığı bir devlet-siyaset ilişkisini, bir devlet-toplum ilişkisini nasıl kuracağız? Şimdi bu 12 Eylül Anayasası gibi askeri diktanın bir faşist buyruk olarak ortaya çıkardığı metinlerde temel olan şudur: Devlet siyaseti yutar ki, devlet de zaten bizim anladığımız anlamda bir devlet değildir. Devlet içerisindeki bir oligarşik grup kendisini devlet olarak tanımlar, ondan sonra demokratik siyaseti yutar, o yuttuğu siyaset üzerinden de toplumsal kimlikleri bir karadelik içerisinde hapseder. Şimdi burada ilişkinin tersten kurulması gerekiyor. En temel şey şudur: Devlet toplum içerisinde örgütlenmiş bir yapı mıdır? Yoksa toplumun tümünün örgütlenmiş hali midir? Şimdi genelde devlet toplum içerisinde bir ideolojik cemaat gibi örgütlenmiş oligarşik bir yapı olarak kurgulanmış her ihtilalden sonra. Toplumun bütün bir zenginliğini, bütün bir çoğulculuğunu yansıtan bir üst irade, bir çatı iradesi olarak ortaya çıkmamış. Tam tersine tek bir rengin, tek bir çizginin, tek bir duruşun topluma yukarıdan aşağıya dayatılması olarak ortaya çıkmış. Şimdi bu çeşitli kimlikler üzerinden kendisini gösterdi. Bu, bu toplum için yeterli olmadığı gibi, bu toplumu boğan, bu toplumun bütün birikimlerini yok eden bir sonuç doğurdu. Şimdi bugün bakıyorsunuz yukarıdan aşağıya saydığınızda neredeyse bu toplum-devlet, toplum-siyaset, siyaset-devlet ilişkisinden zarar görmemiş kesim yok. Bütün bunlar 10 yıldır tedavi edilmeye, rehabilite edilmeye ya da geçmişte oluşmuş bazı zararlar bugün tekrar düzeltilmeye çalışılıyor.
 
ANAYASAL KODLAMA ETNİK, MEZHEP VE DİN VURGUSUNDAN ARINMIŞ OLMALIDIR
 
Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Çerkez, gayrimüslim vatandaşlarımız, hemen hemen her kesim çeşitli şekillerde, çeşitli uygulamalarla tarihimizin bir döneminde birbiriyle mukayese edilemeyecek farklı alanlarda ciddi kayıplarla karşı karşıya kalınmış ve herkesin hafızasında yaşattığı ciddi travmalar ve ciddi acılar var. Şimdi burada herkes tabii haklı olarak kendi tarihi özelinden bütünü okumaya çalışır. Bu tabii bizi merhamet ve vicdan, ahlak ve adalet meselesini bir pastanın dilimleri gibi birbirinden ayırıp da farklı farklı ele almaya götürmemeli. Ama tabii ki sosyolojik olarak da işte Alevi kimliği, Sünni kimliği, Kürt kimliği, Türk kimliği, bunlar da bu hayatın realitesi. Şimdi burada temel mesele şu: En üst metin olan anayasal kodlamanın bir kere her türlü etnik vurgudan, her türlü mezhep vurgusundan, din vurgusundan arınmış olması gerekir. Bütün vatandaşların, bütün yurttaşların, yaşayan herkesin ortak ideallerini yansıtan temel kodlamaları yapması gerekir. Tek tek kimliklerle ilgili, yani Alevi meselesiyle ilgili, Sünni meselesiyle ilgili, Kürt meselesiyle ilgili, Çerkez meselesiyle ilgili, tek tek kimliklerle ilgili, tarihsel mirasların ve kültürel zenginliklerin korunmasıyla ilgili mesele ise, o zaten demokratikleşmenin kendi doğası içerisinde gerçekleşecek bir meseledir. Zaten Türkiye bu ivmeyi sürdürdüğü müddetçe, belki de Hükümetin bugün dokunmasa kimsenin niye bugün dokunmadın, niye yarına bıraktın demeyeceği bir sürü meseleyi Hükümet sümen altından çekerek getirip masanın üzerine koyuyor. Çünkü, şöyle bir şey var: AK Parti Hükümetinin var oluş tarzıyla Türkiye’nin demokratikleşmesi arasında doğru bir ilişki kurulmuştur. Yani AK Parti kendisini böyle kodlamıştır. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Türkiye’deki statik önyargıların, statükoya dahil kabullerin yıkılmasıyla AK Parti kendi varlığı arasında doğru orantılı bir ilişki kurmuştur. Dolayısıyla, bu zaten kendi içerisinde yürüyen bir süreçtir. Ama şimdi mesela Alevi meselesi de, Alevi vatandaşlarımızın çektikleri sıkıntılar, yoksunlukları, uğradıkları birtakım zulümlerin neticesinde ortaya çıkan büyük mağduriyetlerle ilgili genel demokratikleşme perspektifi içerisinde yapılan şeyler var. Ayrıca, bununla ilgili özel bir çalışma da yapılıyor zaten, şu anda yürüyen bir çalışma var.
 
TOPLUMSAL KESİME DOKUNABİLDİĞİNİZ ÖLÇÜDE KABUL GÖRÜRSÜNÜZ
 
Demokratikleşme bir süreçtir. Dolayısıyla, bugün meselelerin bir kısmını halledeceğiz, bunlar yarın başka toplumsal taleplerle daha değişik şekillerde yeniden gündeme gelecek. Zaten işte siyaset dediğimiz şey, en yüksek insan faaliyetidir. Niçin? Aşağıdan yukarıya doğru biriken bütün bu toplumsal talepleri bünyesinde barındırır. Bünyesinde kodlar ve daha sonra da bunları temsile dönüştürmeye çalışır. Demokratik siyasetin doğası budur. Bunu kim becerebilirse, yani demokratikleşme yoluyla, değişim yoluyla, reform yoluyla kim ne kadar çok toplumsal kesime dokunabilirse bugünün Türkiye’sinde, zaten oy oranını o kadar yükseltiyor. Toplumdaki meşruiyet ve rızaya dair kabulleri de o oranda kendi bünyesinde istihdam etmeye başlıyor.
 
Dolayısıyla, Türkiye’de şuna güvenmemiz gerekiyor: Türkiye’nin demokratikleşmesiyle Türkiye’nin güçlü iktidarlara kavuşması ya da bir iktidarın kendi gücünü korumasıyla Türkiye’nin demokratikleşmesi arasında çok doğrudan ilişkiler, doğru orantılı ilişkiler kurulmuştur ve halk bu ilişkileri kendisi kurmuştur. Geçmiş siyasi sistemi tasfiye ederek yepyeni bir siyasi sistem getirmiştir. Geçmiş siyasi merkez algısını ortadan kaldırarak yepyeni bir siyasi merkez inşa etmiştir.
 
Şimdi buradan baktığımızda hem tek tek mağduriyetle karşı karşıya kalmış olan kimliklerin durumlarının düzeltilmesi, onlara dönük inkar politikalarının ret ve asimilasyon politikalarının ortadan kaldırılmasıyla ilgili özel çalışmalar olduğu gibi, aynı zamanda zaten genel demokratikleşme perspektifi tek tek oradaki mağduriyetleri giderme bakımından süreci ilerleten bir dinamizm oluşturur.
 
DEMOKRASİNİN DOĞASI ÇELİŞKİLERDEN YENİ SENTEZLER OLUŞTURMAKTIR
 
Toplumda birbiriyle çelişen farklı talepler olur, birbiriyle çelişen çıkar grupları olur, birbiriyle çelişen kimlikler olur. Zaten tek düze bir toplum düzeni olsa orası diktatörlük olur. Demokrasi doğası gereği bu diyalektiği çalıştırır. Demokrasinin doğasında çelişkilerden yeni sentezler oluşturmak, oradan yeni çelişkilerin ortaya çıkması, yani kaostan düzen, düzenden kaos çıkması şeklinde bir ilişki var. Buradaki mesele şudur: Önemli olan, bunları kutuplaşma olarak görmemek lazım. Kutuplaşmadan kasıtsa şudur: Toplum içerisindeki bir arada yaşama iradesinin sona ermesi. Toplum içerisindeki farklı kesimlerin artık ortak kamusal alan kullanamaz hale gelmesi. Kamusal alan bakımından tamamen ayrışması. Aslında bunu yapan neydi biliyor musunuz? Siyaset biliminin kullandığı teknik anlamdaki kutuplaşmayı Türkiye’de gerçekleştiren otoriter dönemlerdi, 28 Şubat gibi dönemlerdi, 12 Eylül gibi dönemlerdi. Niçin? Çünkü o kamusal alanı, ortak bir kamusal alan olmaktan çıkarıp sadece tek bir rengin kamusal alanı haline getirmeye çalışıyordu, kamuyu tek bir rengin alanı haline getirmeye çalışıyordu. Kamusal alandaki çeşitliliği yok ediyordu, esas kutuplaşma oydu.
 
Ama kutuplaşma dediğimiz mesele, bir kimliğin kendi varoluşunu veya bir siyasal duruşun kendi var oluşunu bir başkasının yokluğunda başarılı görmesidir, o andan itibaren işte o kutuplaşma tehlikesi dediğimiz tehlike başlar. Yoksa bir kimlik tabii ki kendi üstünlüğünü savunur, kendi kültürel birikimine ve mirasına vurgu yapar. Ama varlığını ve üstünlüğünü başkasının yokluğunda ve başarısızlığında görmeye başladığı andan itibaren o tehlikeye ortaya çıkar. Şimdi demokratik siyasetin özü de şudur: Siyasetin insanoğlu için temel bir ihtiyaç olmasını önümüze getiren mesele de budur. İşte tam bu noktada herkes için ortak bir alan bulmak, herkes için ortak bir kamusal alan, kamusal dil, demokratik siyaset, demokratik toplum düzenini üretmek. Herkes için bir kazan-kazan formülü ortaya çıkarabilmek.
 
YENİ KİMLİKLERİN KENDİLERİNİ İFADE ETMESİNDEN KORKMAMAK GEREKİR
 
Ama bu şu demek değildir ki, tabii ki her siyasi parti bir iddiayla ortaya çıkar, herkesin oyunu almak gibi bir iddiası yoktur, bunu hedefleyebilir, ama bu hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla, siyasetin fikirden yoksun olması şeklinde siyasi partilerin sadece siyasi şirkete dönüştüğü bir toplumsal düzen de çok anlamlı bir düzen değildir ya da siyasi partilerin kendilerini katı ideolojilerle tanımlayıp tamamen bir siyasi cemaate dönüştüğü tek renkli siyasal alan da demokratik siyaset için, demokratik toplum düzeni için iyi değildir. Tabii ki siyasi partilerin belli bir siyasi fikri olacak, bu siyasi fikir temelinde öncelikleri olacak ama tüm bu öncelikleri gerçekleştirirken, bütün bir demokratik toplum düzenine hitap eden siyasi stratejiler geliştirecekler. Ancak o zaman kitle partisi olabilirler zaten. Şimdi şundan korkmamak gerekir: Yani kimliklerin ortaya çıkmasından bu kimliklerin kendilerini ifade etmelerinden. Düne kadar farkında bile olmadığımız birtakım kültürel kimliklerin bugün birden bire çok sayıda ortaya çıkıyor oluşunu bir tehdit olarak algılamamak lazım, bir korkunun kaynağı olarak görmemek lazım. Bu toplumun gerçek gücünün ve gerçek dinamizmin ortaya çıkmasıdır. Önemli olan, bizim hem siyasi perspektif olarak hem bir Türkiye’ye tasavvuru olarak bütün bu kimliklerin eşit, özgür, hür vatandaşların kimlikleri olarak kendi siyasal düzenimiz içinde nasıl yer bulacağıyla ilgili anlamlı tartışmalar yürütmemizdir.
 
SİYASİ PARTİLERİN ÖNCELİKLERİ VARDIR
 
Zaten şimdi birincisi, sizin önceliklerinizle ilgilidir, önceliğiniz nedir? Siz bir siyasi parti kurmuşsunuz, bu siyasi partinin bir kimliği var, bir siyasal fikri var, bir hedefi var. Dolayısıyla, sizin öncelikleriniz bununla ilgilidir, ama bu öncelikleri gerçekleştirirken bütün bir demokratik toplum düzeninin ortak çıkarını gözeten stratejilerle bunu gerçekleştireceksiniz. Dolayısıyla o siyasi parti aidiyetinizle devlet adamlığı arasındaki hassas dengenin, o altın dengenin kurulması bununla mümkündür. Şimdi bakın daha açık söyleyeyim bu Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra şöyle bir kampanya ortaya çıktı işte ideolojiler öldü, ideoloji çağı bitti diye. Aslında şimdi burada söylenmek istenen eğer şuysa insanoğluna demir elbise giydiren, demir pençe ideolojisi şeklindeki o katı ideolojiler bitti yani katı olan şeyler buharlaştı anlamında söyleniyorsa bu doğruydu. Ama bu tartışma taşırılıp, nehir yatağından taşırılıp başka bir yere götürülmeye çalışıldı o da şu: Siyaset için her fikrin aşağılandığı, siyasetin fikirsizleştirilmeye çalışıldığı, siyasetin sadece bir imaj kampanyasına, siyasi partilerin sadece bir siyasi şirkete dönüştürülmeye çalışıldığı yeni bir düzen ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Şimdi o zamanda önümüze siyasal bilim anlamında, siyasal partiler yerine katılıklar içinde toplumun tamamını kucaklayamayan birtakım siyasi cemaat şeklindeki siyasiler ki, bunlar din üzerinden siyaset yaptılar, milliyetçilik üzerinden siyaset yaptılar, anti milliyetçilik üzerinden siyaset yaptılar vesaire vesaire veya mezhepçilik üzerinden siyaset yaptılar kendilerini bir siyasi cemaat olarak vurguladılar siyasal anlamda. Bunun karşısında ise, ben kitle partisiyim diyenlerse, kendilerini bütün siyasi fikirlerden arındırarak tamamen bir imaj kampanyası, bir siyasi kulüp, bir siyasi şirket gibi hareket etmeye başladılar. Bu her ikisi de gerçek, sahici, organik bir demokratik siyasi parti düzenini enfekte eden oluşumlardır. Siyasi partilerin öncelikleri vardır, adı üstünde belli bir kitleye, belli bir mesajı ulaştırmak üzere, belli bir dille ve belli bir siyasi fikirle hareket eden organizasyonlardır bunlar ve demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ama bunu iktidara geldiğinde, iktidardaki meşruiyetini sağlayacağı olan nedir bütün bu stratejilerini, bütün toplumun ortak çıkarını gözeten birtakım yöntemlerle gerçekleştirmesi, stratejilerle gerçekleştirmesi. Zaten altın alan, altın denge orasıdır, o gri alanı doğru bir biçimde yönetebilmekle ilgilidir. Bunun da yolu şudur: Toplumun bütününe dokunan bir demokratikleşme perspektifiyle bakmak. 
 
AK PARTİ. NİÇİN? O YÜZDE 50’NİN ÇOK ÖTESİNDE BİR SİYASAL ALANA DOKUNMAKTADIR
 
Bugün mesela şuna dikkat ettiğimiz zaman: Bizim parti olarak oy oranımızın yüzde 50’nin üstünde olması, Türkiye’deki istikrar açısından çok önemli bir şeydir. Ama bu sayısal meşruiyetimizin çok ötesinde bir siyasal meşruiyete sahiptir AK Parti. Niçin? O yüzde 50’nin çok ötesinde bir siyasal alana dokunmaktır. Niçin biliyor musunuz? Çünkü bakın hemen hemen bütün toplumsal kesimlerden oy alıyor, bütün yaş gruplarından oy alıyor, Türkiye’nin bütün bölgelerinden oy alıyor, Türkiye’nin bütün illerinden oy alıyor yani birinci derecede, birinci olarak oy alıyor, birinci parti çıkarak oy alıyor. Türkiye’de ki bütün etnik gruplarda birinci partidir, Türkiye’de ki bütün meslek grupları da birinci partidir, Türkiye’deki sayabileceğimiz bütün kimliklerde, bütün yaş gruplarında birinci partidir. İşte bir siyasi fikre dayanan kitle partisi formülasyonu böyle ortaya çıkmaktadır.
 
EĞER DEMOKRASİ VAR DİYORSAK, DEMOKRATİK ZEMİNDEN YOLA ÇIKARAK, DEMOKRATİK ALANA TAHRİP ETMEYE ÇALIŞANLARA KARŞI DA MEŞRU GÜVENLİK GÜCÜNÜN VERECEĞİ CEVABIN ASLINDA DEMOKRASİYİ KORUYAN BİR ALAN OLDUĞUNU KABUL ETMEMİZ GEREKİR
 
 Şimdi bakın, bunun iki tane bölümü var çok net. Bir tanesi şehir siyaseti dediğimiz son 30 yıldır dünyada tartışılan, insanların şehre dair farklı ütopyalarını bir heterotopya dediğimiz, ütopya çoğulculuğu içerisinde bir araya getirmeye çalıştıkları, toplumsal talep olarak görülebilecek, çevre hassasiyetinden tutun da başka alanlarda katılımcılığı talep etmeye kadar, meşru, demokratik, bir perspektif bu tamam.
Bu bir. Ama bunun hemen yanına bu talep ve meşruiyet çerçevesiyle hiç ilgisi olmayan, bu hareketlilik üzerinden meşru Başbakanı ve meşru Hükümeti hedef alan ve tamamen Türkiye’deki demokratik alanı sabote etmeye çalışan bir hareketlilik. Şimdi bu ikisi birbirinden hassasiyetle ayırt edilmeye çalışıldı. Çünkü nihayetinde bizim bakın normal ortalama bir bakanlar kurulumuz 5-6 saat sürer. Sayın Başbakanımız bu masum, meşru alan dediği o alanı temsil eden Gezi eylemlerine katılan temsilcilerle bizim bakanlar kurulu ortalamamızın çok üstünde birkaç toplantı yaptı ve netice itibariyle bu talepleri dinledi. Ve bu talepleri dinlemesinin neticesinde ben size söyleyeyim o bütün toplantılar boyunca bizzat Sayın Başbakan bizzat kendisi saatlerce not aldı. Şimdi bu alanla ilgili bu alanı dinlemek, bu alanın taleplerini, demokratik sistem, demokratik siyaset içerisinde konumlandırmakla ilgili AK Partinin entelektüel kapasitesi, AK Partinin demokratik hafızası ve bakış açısı son derece yüksek bir dinamizme sahiptir. Netice itibariyle de Sayın Başbakanımız dedi ki, yargı kararı ne çıkarsa çıksın biz tabi ki yargı sürecini sürdüreceğiz. Yeni bir gelişmede oldu. Ama dedi netice itibariyle lehimize çıksa bile yargı kararı biz bunu de plebisite götüreceğiz yani kamuoyu yoklaması yapacağız. Bunu kamuoyu oylama diye şey yapıyor ama kamuoyu yoklamasıdır özü. Netice itibariyle bunlar niçin o işte masum alanla, illegal alan arasındaki farkı ortaya koyan bir yaklaşımdır. Ama meşru Hükümeti, meşru Başbakanın şahsını hedef alan bu illegaliteye karşı da hukuk devleti içerisinde her türlü tedbirin alınması, bunun her türlü meşru sınır içerisinde devletin güvenlik güçleriyle bundan hiçbir şekilde taviz verilmemesi de işin doğası gereğidir. Eğer demokrasi var diyorsak, demokratik zeminden yola çıkarak, demokratik alana tahrip etmeye çalışanlara karşı da meşru güvenlik gücünün vereceği cevabın aslında demokrasiyi koruyan bir alan olduğunu kabul etmemiz gerekir. Şimdi ne yapıldı? Bir de ben şeye söylemiştim yani bu gerçekten sivil alan içerisinde kalan inşaların şöyle bir sorumluluğu var: Siz herhangi bir şekilde demokratik bir eylem için çıktığınızda eğer birileri sizin bu meşru eyleminizi, meşru Hükümete ve meşru Başbakana kardı illegalitenin parçası haline getirmeye çalışıyorsa burada sizin de sorumluluğunuz başlar. Çünkü biz kamusal alana çıktığımız andan itibaren kamusal bir aktörsünüz ve dolayısıyla kendi çizginizi korumakla ilgili mükellefiyetiniz var.
 
BURADA HER TÜRLÜ SİVİL İTAATSİZLİK HAKKI, HER TÜRLÜ PROTESTO HAKKI KULLANILDI, KULLANILIYOR
 
Şimdi burada her türlü sivil itaatsizlik hakkı, her türlü protesto hakkı kullanıldı, kullanılıyor. Ama bu illegalitenin bir parçası haline gelirse o zaman hukuk devleti kalmaz ortada, demokratik toplum düzeni kalmaz ortada, o zaman koruyacağınız bir çevrede kalmaz zaten. Bu ayrım hassasiyetle yapılmıştır. Orada meşru, demokratik hassasiyetler çerçevesinde hareket edenlerle, toplamda 15-20 saati bulan her biri bir bakanlar kurulundan daha fazla süren toplantılar yapılmıştır, bunlar dinlenilmiştir ve neticede idarenin yargı sürecini sürdürmesi karşısında idare lehine bir karar çıksa bile plebisite başvurulacağı söylenmiştir.
 
ASLINDA O KARAR BAŞTAN YANLIŞTI
 
Aslında o karar baştan yanlıştı Topçu Kışlasının durdurulmasıyla ilgili de değil. Orada ki kaldırım düzenlemesini Topçu Kışlasının yapımı olarak algılamıştı mahkeme. Tabi onunla yayalaştırma projesini Topçu Kışlasının yapımı olarak algılayıp, bir yürütmeyi durdurma vermişti. Netice itibariyle de ona itiraz edilmişti, oradan başlayan bir süreç. Bugünde idare lehine karar verdi bölge idare mahkemesi. Fakat oradaki planlarla ilgili birinci idare mahkemesi planları iptal ettiği için şimdi o planlarla ilgili kısmın beklenmesi.
Zaten idare yargı sürecini ona da belediye itiraz edecektir. Yargı süreci tamamlanacak, yargı burada aleyhte karar verirse zaten mesele yok. Lehte karar verse bile zaten plebisite gidilecek deniliyor.
 
REFERANDUM İLE PLEBİSİTİ BİRBİRİNE KARIŞTIRILIYOR
 
Siyaset bilimi açısından bir kavram karışıklığı olmasın diye referandum ile plebisiti bazı köşe yazarları, bazı analistler bile birbirine karıştırıyorlar. Referandum, plebisit değildir netice itibariyle yani tıpkı referandum bir seçim gibi işte YSK gözetiminde sandık koyularak yapılan bir şeydir. Plebisit ise kamuoyu yoklamasıdır. Bunu belediye uygulayacaktır. İşte sandıkla olabilir başka bir şeyle olabilir. Merkezi idarenin yaptığıyla belediyenin yaptığını ayırt etmek lazım. Onun için birine referandum denmiştir, birine plebisit denmiştir teknik bir ayrıntı çok önemli değil. Önemli olan burada halkın görüşüne başvurulmasıdır, bu konuda da halkın görüşüne başvurulacaktır.
 
BU TARTIŞMALARI DEMOKRASİMİZİ TAHRİP ETMEK İSTEYENLERİN ZEMİNİ HALİNE GETİRMEMEK GEREKİYOR
 
Önemli olan şu: Evet şehir hayatıyla ilgili, demokratik siyasetle ilgili bunun bir parçası olarak son 30 yılda, 40 yılda tartışılan şehir siyasetiyle ilgili tartışmalar Türkiye’nin de gündemine giriyor. Bu tartışmaları demokratik gücümüzü artıracak şekilde yapmamız gerekir. Bunu kendi demokrasimizi tahrip etmek isteyenlerin bir zemini haline getirmemek gerekir. Türkiye’nin demokratik birikimi, Türkiye’nin bir arada yaşama kabiliyeti, Türkiye’nin farklı gruplarını çoğulcu toplum düzenine duyduğu saygı, bunu rahatlıkla gerçekleştirebilecek durumdadır. Şehir siyaseti de Türk demokrasinin bir parçasıdır, daha da güçlenecektir bu. Netice itibariyle biz aynı zamanda kendimizi anlatırken yerel yönetimler partisi olarak da anlatırız kendimizi, yerel yönetimler konusundaki iddiamızla. Belediye başkanlarımızın pek çok projede yerel yönetimler konusunda, yerel yönetimlerini katılımcılığa açılması konusunda çok enteresan ürettiği modeller vardır. Geçenlerde mesela Kamu Diplomasisi Koordinatörümüz Cemalettin Bey bana bir bilgi verdi onlar bir şey yapmışlar araştırma yapmışlar. AK Parti hükümetleri döneminde neredeyse sayısı yüzleri belki de bini bulan pek çok konuda kurultay, panel, istişare bizzat kamu tarafından yapılmış, yani toplumun görüşüne başvurmak üzere yapılmış, bu mekanizmalar işletilmiş. Dolayısıyla buradan kendi demokratik kapasitemizi artırmak üzere bu tartışmaları demokratik düzenimizin parçası yapma şeklindeki protestoları, sivil itaatsizlik eylemlerini ve diğerlerini anlıyoruz. Bu protestoların demokrasi içerisinde bir hak olduğunu zaten kabul etmemiz mümkün değil. Bunu Türkiye’nin demokrasinin bir zenginliği olarak görüyoruz.
 
İLLEGALİTE DEMOKRATİK ALANI TAHRİP ETMEK İSTEYENE KARŞI DA TAVİZSİZ OLMAK BÜTÜN BİR TOPLUMUN ÇIKARINADIR

 
Dünyanın çeşitli yerlerinde, yani pek çok demokratik protesto oluyor. İşte bütün bir ülkenin ülke sathına da yayılabiliyor, şehir sathında da kalabiliyor. Mesele protestoların niteliğinin demokratik olup olmamasıyla ilgilidir. Yani her protesto demokratik protesto değildir, her protesto meşru değildir. Demokratik protestonun meşruiyet sınırları çok açıktır, çok nettir. Zaten bu da Türkiye’de her geçen gün her demokratikleşme paketiyle daha geliştirilmektedir. Ama meşruiyet ile meşruiyet dışında olan arasındaki çizginin net çekilmesi gerekir.
 
Mesela sadece o dönem için açılmış birtakım sosyal medya hesapları, sadece o kısıtlı dönem için birtakım illegal gruplarla ilgili temas eden birtakım bazı odaklar, bazı medya gruplarının neredeyse bir şeyde dünyanın başka yerlerindeki savaşlarda bile vermedikleri kadar uzun bir müddet boyunca bu olayları farklı bakış açılarıyla vermeleri. Daha sonra bu medya grupları içerisinde bunun yanlışlığını kabul edenlerde oldu. Yani burada bir abartı olduğunu, bir ajitasyon olduğunu kabul edenlerde oldu. Netice itibariyle şudur: Yani Türkiye’nin demokrasisi test edilmiştir ve Türk demokrasisi bu testten başarıyla geçmiştir. Bugün gelinen noktada, o projenin de halka sorulacağı noktasındayız. Dolayısıyla Türkiye, her bir tartışmayı kendi demokrasinin güçlendirecek bir boyut haline getirme konusunda burada kazanım da elde etmiştir. Ama şunu da görmüşüzdür ki: Herkese de bir sorumluluk düşüyor. Demokratik protestoları başka bir zemine çekmeye çalışan illegal gruplara karşı da herkesin ortak bir hassasiyet üretmesi gerekiyor.
 
GEZİ OLAYLARI TURİZMDE KRİZ YARATMADI
 
Gezi olayları gibi olaylardan her ülke etkilenir. Ama netice itibariyle sadece şunu söyleyeyim: Etkilenme var ama bu kriz değil.
 
Ben kesinlikle kriz kelimesinin kullanılmasından yana değilim. Olayların gerçekleştirdiği bölgelerde olumsuz, çok olumsuz bir etkilenme oldu. Ama yurt sathında gerek ekonomi alanında, gerek turizm alanında radikal kriz diyebileceğimiz bir etkilenmeyle karşı karşıya değiliz. Bununla ilgili de bir eylem planı oluşturduk, bunu çok kısa zaman içerisinde hayata geçirdik, bunun sonuçlarını da alacağız, almaya başladık.
 
BİZ İNSANLARIN KİMLİKLERİ ÜZERİNDEN, ACILARI ARASINDA, ANNELERİN ACILARI ARASINDA BİR TERCİH YAPMAYIZ

 
Olaylarda yaşamlarını yitirenlerin hepsine Allah rahmet eylesin. Şimdi hiç kimse istemez kimsenin hayatını kaybetmesini. Bu netice itibariyle işte illegaliteyle araya sınır çekilmesinin, birtakım provokasyonlar konusunda hassas olunmasının nedeni budur. Toplumsal olarak kontrolden çıktığı zaman maalesef bu tip hayat boyunca hiçbir zaman istemeyeceğimiz acılarla yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Hiçbir annenin çocuğunun kimliği üzerinden o annenin acısını, bir diğer annenin acısıyla mukayese etmeyiz. Hepsine Allah rahmet eylesin. Ama şunun bilinmesi gerekir ki, yani Türkiye açısından baktığımızda biz Türkiye’nin bütün insanların bu demokratik hak ve hürriyetlerden faydalanması iradesi açısından baktığımızda tüm hassasiyetimiz şununla ilgilidir: Gençlerin, ailelerin, vatandaşlarımızın, tek tek bireylerin demokratik hak ve hürriyet alanlarının genişlemesi bu protesto haklarını kullanmalarıyla ilgili bir problem yoktur, Türkiye zaten böylesine bir toplum düzenine sahiptir. Ama ciddi bir meşru Hükümeti, meşru toplum düzenini, meşru anayasal düzeni ve toplumdaki bu bir arada yaşama iradesini sabote etmeye çalışan ve bunu silahla, terörle, illegal eylemle yapmaya çalışanlar karşısında da ortak bir ses, ortak bir irade yükseltmenizi gerekir.
 
TÜRKİYE’NİN ASLINDA ÇOK UZUN BİR DEMOKRATİKLEŞME TECRÜBESİ VAR
 
Türkiye’deki insanların ortak bir coğrafyayı paylaşmanın ötesinde, ortak duyguyu, ortak bir tarih tasavvurunu, ortak bir gelecek tasavvurunu paylaşma açısından çok uzun bir birliktelikleri var. Dolayısıyla, herhangi bir toplumsal olay, Türkiye’nin birlikte yaşama iradesini, Türkiye’deki ortak bir duygudaşlık, kaderdaşlık, değerdaşlık anlamındaki birlikteliği öyle zedeleyip, parçalayıp atmaz. Her olaydan ders çıkarıp kaderdaşlığımızı, duygudaşlığımızı, değerdaşlığımızı daha ileri götürmenin imkanlarına bakmak gerekir. Devletin tarihinde, toplumların tarihinde büyük, küçük bir sürü olay oluyor. Ama önemli olan bütün bunları toplumun kazanımlarına daha güçlendirecek bir noktaya götürmektir. Bu bütün bir bu tarihdaşlığın ve duygudaşlığın dikişlerine jilet atma gibi bir eylemliliğe prim vermemek, önemli olan o ortak alanı genişletmektir. Ben demokrasilerde çeşitli alanlarda bir sürü şey olur, bir sürü kayıp oldu, bir sürü acı yaşandı.
 
BURADA BİR ARADA YAŞAMA İRADESİN YOK EDEN BİR ZEDELENME SÖZKONUSU DEĞİLDİR
 
Nihayetinde bir arada yaşama iradesi bu bahsettiğim tarihdaşlık, duygudaşlık ve kaderdaşlık içerisinden türeyen bir şeydir. Bazı açıklamalardan, bazı tutumlardan hoşnut olmayanlar olur, hoşnut olanlar olur. Ama toplum bunu kendi dinamizmi içerisinde bir sonraki safhaya geçirir.
 
 
ÇÖZÜM SÜRECİ TOPLUMUN GÖZLERİ ÖNÜNDE GERÇEKLEŞTİRİLİYOR. GİZLİ PAZARLIK SÖZ KONUSU DEĞİL
 
Öcalan, basınla görüşme talebinden bahsediyor, hemen birileri çıkıp bu Hükümet görüşüymüş gibi Hükümete yüklenmeye başlıyor. Bir başkası getirip hemen Öcalan’ın her talebini çözüm sürecinin devam edip, etmemesinin bir test alanı haline sokmaya çalışıyor Hükümet bütün bunların dışındadır. Yani birilerinin bir başkasına göre kendini konumlandırması ve oradan Hükümeti bir test alanı üretme çabalarının tamamen dışındadır, mevzu açık bir şekilde ortaya konulmuştur, bu bir çözüm sürecidir. Bu çözüm sürecinde de işte BDP heyeti, Öcalan, Kandil arasındaki trafik toplumun gözü önünde gerçekleşiyor. Bu Türkiye’yi yönetenlerin yaptıkları işten emin olduğunu ve özgüvenini gösteren bir durumdur. Yani birtakım muhalefet sözcülerinin iddia ettiği gibi birtakım gizli pazarlıklar yapılıyor, toplumdan bir şeyler kaçırılıyor, kapı arkasında birtakım gizli kapaklı işler yapılıyor iddiasını çürüten şey başlı başına bu.
 
Türkiye’de karanlık dönemler geçirildi. Demokrasinin olmadığı, kimsenin nefes alamadığı, zerre kadar ışığın olmadığı dönemler geçirildi. Kürt dili, Kürt kimliği üzerinde büyük bir baskının ve maalesef arkasında işti cinayetlerin suikastların olduğu dönemler geçirildi. Şimdi bugün toplumun önüne bütün bu inkar, ret ve asimilasyon politikalarını bitiren, bunun bitmesinin ötesinde de bu silahlı çatışma durumunu ortadan kaldırmak isteyen bir Hükümet iradesi var. Eğer burada bir samimiyet varsa bu sürecini yürümemesi için hiçbir sebep yok. Biz böylesine bütün bir toplumun gözü önünde, televizyon ekranlarını gözü önünde yürüyen bir süreç yürüterek, burada öz güveni, bunun yerli bir proje olduğunu, zerre kadar bir dış renk barındırmadığını. Zaten sadece bu görüntüyle bile ortaya koymuş oluyoruz.
 
Bütün bunlar toplumun gözü önünde gerçekleşiyor ya da kim yıllardır Kürt vatandaşlarının dillerini, kimliklerinin serbest bırakılması için siyaset yaptığını iddia ederken bu konuda mesafe alındıkça, bu konuyla alakası olmayan birtakım kişisel konuları ya da partisel konuları bütünü temsil ettikleri halkın ortak çıkarının önüne koymaya çalışıyor, onun bir süzgeci haline getirmeye çalışıyor bunu herkes görüyor net bir biçimde gözüküyor.
 
TÜRKİYE’NİN BU TARTIŞMAYI BU KADAR ŞEFFAF İZLEMESİ, TÜRKİYE AÇISINDAN DA, BÜTÜN BÖLGE AÇISINDAN DA ÇOK BÜYÜK BİR TECRÜBEDİR
 
Şimdi bakın net bir şey görüyoruz. Şimdi ne oldu? Son 1 haftadır gözümüzün önünde gerçekleşti. Suriye’de PYD yani işte PKK’nın oradaki kolu denilen siyasi parti Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan ettiğini söyledi. Şimdi bu daha öncede söyledik Suriye’nin Kuzey’i, Kuzey Irak gibi entegre bir yapı değil. Yani Afrin, Kobani, Haseki, Kamışlı bu Kürt bölgelerini sayıyorum. Bunların arasında bu saydığım yerlerin arasında işte Sünniler var, Araplar var, Türkmenler var, başka gruplar var. Dolayısıyla şunun açık bir şekilde ortaya konulması gerekir: Bu fiili özerklik durumu denilen şeyi ilan ettikleri andan itibaren, acaba yıllardır Kürtlerin demokratik anlamda yaptıkların mücadelenin kazanımlarını mı hizmet etmiş oluyorlar, yoksa Esad yanlısı bir statükoya mı hizmet etmiş oluyorlar. Ya da birtakım sözcüleri diyor ki, bu Esad yanlısı bir statüko değil, hani muhaliflerle Esad arasında 3.bir çizgi takip etmektir diye örgüte müzahir birtakım yayın organları böyle bir argüman üretiyorlar üçüncü bir çizgi üretmektir diye. Şimdi burada biz başından beri şunu söyledik: Dedik ki, şunun bir kere birbirine karıştırılmaması gerekir PYD’nin ya da ötekinin berikinin oradaki fiili durum yaratma meselesini hiç kimse çıkıp da buna itiraz edildiği zaman Kürtlerin kazanımına itiraz ediliyor, Kürtlerin bir yerdeki kazanımı sabote edilmeye çalışıyor şeklinde sunamaz. 
 
ESAD’IN DİYALOĞA AÇIK OLDUĞU, KATLİAMLARA BAŞLAMADIĞI DÖNEMLERDE SURİYE’DEKİ KÜRTLERİN YOK SAYILAN, KİMLİKLERİNE KAVUŞTURULMASI, HAKLARINA KAVUŞTURULMASI SÜRECİNDE BİZZAT BAŞBAKANIMIZ ESAD’A BU HAKLARIN VERİLMESİ GEREKTİĞİ KONUSUNDA TELKİNLERDE BULUNUYORDU

 
 Dolayısıyla örgütün ya da bu partilerin buradaki Suriye halkının iradesini temsil etmeyen ve bir bakıma da Esad’ın 5. kol faaliyeti ya da kol faaliyeti gibi ortaya çıkan fırsatçı birtakım fiili özerklik hareketlerini Kürtlerin kazanımı gibi sunarak bunlara itiraz edildiği zaman, bunlar bir tehdit olarak kodlandığı zaman bunu hemen Kürtlere karşı yapılmış belki hareket gibi sunmaları hiçbir şekilde gerçekle bağdaşmaz doğru da değildir. Ayrıca bu yapılan işler, oradaki dikta rejimiyle paralel hareket ederek elde edilen işler olduğu için o bölgedeki Kürtlerin demokratik mücadelesi açısından da kazanım olarak asla kabul edilemeyecektir de.
 
Hep beraber göreceğiz yakın zaman sonra, bu şekilde bir strateji izlerlerse orayı daha büyük bir kaosla baş başa bırakacaklar. Şimdi bakın bizim net olarak gördüğümüz nedir? Niçin bu mesela bugün bu fiili özerklik meselesi? İşte Humus ve Halep’te bu kadar yoğun saldırılar varken bütün bir halkın temsilcisi durumundaki işte Özgür Suriye ordusuna karşı oradaki dikta rejimi bu alanları belli gruplara açıyor. Şimdi dikta rejiminin açtığı gruplar üzerinden Kürtler adına bir kazanım elde edildiğini söylemek Kürt halkının demokratik kazanımlarına karşı bir suikast değildir. Zaten başlı başına bu kazanımları tehlikeye sokan bir dildir. Bunun şu ya da bu örgüt ya da bu parti tarafından yapılması fark etmez. Yarın bir gün Suriye’de demokratik seçimler olur, ondan sonra Suriye halkı belli bölgelerin özerk olacağına, belli bölgelerin federe olacağına ya da başka tür bir üniter devlet olacağına karar verir, Türkiye’de onu saygıyla selamlar. Ama bugün birtakım fırsatçılıklar üzerinden, fiili durum yaratarak bunu da çatışma hatlarına Suriye içerisinde artırmak yoluyla teminat altına almaya çalışarak ilerlemek daha çok kaos getirmekten başka bir şeye yaramaz dolayısıyla bunu adını iyi koymak gerekir.
 
ESAD TÜRKİYE’YE KARŞI BÖYLE BİR KART AÇMAYI DAHA ÖNCE DE DENEDİ
 
Esad oradaki katliamı sürdürmek için mümkün olduğu kadar cepheyi genişletmek şeklinde bir tutum izleyecek. Dolayısıyla burada Türkiye’deki bu sürecinde değerini bilmek gerekir. Türkiye’deki bu sürecin işlemesini istemeyen bir sürü odak var ve bu odakların özündeki hareket şeyi Türkiye’deki herhangi bir kimliğe alan açma üzerinden o kimliğinde içinde nefes aldığı o büyük demokratik alanı sabote etmek şeklindedir. Bu konuda çok hassas bir şekilde bölgedeki gelişmeleri de özetleyerek kendi yürüttüğümüz süreçler konusunda ki dile, bunları sabote edecek birtakım yaklaşımlardan uzak durmaya bu bakımdan özen göstermektedir.
 
TÜRKİYE KENDİ MİLLİ SINIRLARINI KORUYACAK DERECEDE MUKTEDİR BİR DEVLETTİR
 
Türkiye kendi gündemine hakim bir devlettir ve egemen bir devlettir. Türkiye ayrıca dünyanın birçok yerindeki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların koruyacak kadar da kudretli bir devlettir. Mesela şu: Şimdi ilkesel çerçeveden baktığınızda bir dikta rejimi bir halkı katlediyor ve bu halk işte ulusal konsey üzerinden, özgür Suriye ordusu üzerinden kendi hayatını korumaya çalışıyor, kendi varlığını idame ettirmeye çalışıyor. Şimdi tam bu çerçevede El-Kaide’nin orada açtığı yeni cephe ne anlama geliyorsa, PYD’nin açtığı yeni cephe de o anlama geliyor. Yani o halka karşı katliam politikası yürütenlere hizmet eder bu. Yani kendi açtığı cephenin bir tanesi kendi işte İslam devleti dedikleri bir kimliği korumak şeklinde bir hareket tarzının neticesi olduğunu söyleyebilir. Ötekisi Kürt kimliğini korumak şeklindeki bir hareketin neticesi olduğunu söyleyebilir. Ama toplama baktığımızda bütün bu çerçevede katliam rejiminin işini yarıyor, BAAS rejiminin işini yarıyor. Yani yeni cepheler açmak suretiyle belli bir kimliğin bu yeni cepheler açmayı da belli bir kimliğin kazanımı gibi sunmak aslında farkında olmadan, dikta rejiminin halkın meşru muhalefeti karşısındaki meşru savunma hatları karşısında yeni cepheler açma stratejisinin bir parçası haline gelmektir. Türkiye’nin süreci de budur ve Türkiye orada aslında bu bakış açısıyla tek bir kimliği, tek bir grubu şeklinde faaliyet gösteren birtakım devletlerin aksine, bütün bir Suriye halkının çıkarını gözetleyen entegre bir strateji yürüttüğünü açık bir biçimde tekrar ortaya koymuş oluyor.
 
TÜRKİYE ÇÖZÜM SÜRECİ KONUSUNDAKİ İRADESİNİ BÖLGEDEKİ HERHANGİ BİR GELİŞMEDEN GÜÇ ALARAK BAŞLATMIŞ DEĞİLDİR
 
Türkiye bu çözüm sürecini kendi demokrasisinden güç alarak başlatmıştır. Dolayısıyla bu bölgedeki herhangi bir gelişmeye endeksli olarak da negatif bir alana kayabilecek bir mesele değil. Bu Türkiye’nin kendi demokratik perspektifi içerisinde yürüyen bir meseledir. Ama o bir örnek olarak onu birileri oradaki kendi sınırlarımızda tehdit oluşturan bir fiili duruma karşı tepkimizi buna müsaade etmeyeceğimiz şeklindeki iradeyi herhangi bir kimliği Kürt kimliği olabilir, İslamcı kimlik olabilir, başka Nusayri kimliği olabilir herhangi bir kimliğe karşı bir tutum olarak bir sunarsa bu doğru bir sunum olmaz. Türkiye’nin buradaki tutumu herhangi bir kimliğe karşı değil, o kimliklerden biri üzerinden orada fiili bir durum yaratılmasına karşıdır. Bunun da o kimliklere de bir kazanç getirmeyeceğini o kimlik açısından da Suriye’nin geneli açısından da daha büyük kaosları çağıracağını çok net bir biçimde görüyoruz. Bakın bölgede ne oluyor? Şu anda devlet dediğimiz organize yapıların birçoğu zayıflıyor. Yani onun yerine bu devletleri yatay kesen, yeni siyasal hareketler ve devlet altı gruplar ortaya çıkıyor. Şimdi bu devlet altı grupların bizatihi o devletlerin içerisindeki yapıların üstüne çıkmaya başlaması, yen yeni çatışma alanları, yen yeni bölünmeler, yepyeni istikrarsızlıkları ortaya çıkarıyor. Peki, bütün coğrafyanın refahı, bütün bu coğrafyanın istikrarı, bütün bu coğrafyanın kaderi açısından baktığınızda burada savunacağınız şey şudur: Halkın istediği serbest ve hür seçimlerle iş başına gelsin ve hepimizde onu selamlayalım. Bundan başka coğrafyanın ortak kaderi ve coğrafyanın ortak çıkarı açısından başka bir yol yoktur. Bunun dışında kim bütün bu kaosun içerisinde fiili bir durum yaratıp ben koparırım sevdasına düşerse kendi kimliği içinde kaosu davet eder, o coğrafyanın geneli içinde kaosu daha çok tetiklemiş olur.
 
TERÖR ÖRGÜTLERİ BÖLGESEL HER GELİŞMEYİ KENDİ LEHLERİNE VE BAŞKALARI ALEYHLERİNE KURGULAMAK, ANLATMAK KONUSUNDA BİR BAKIŞ AÇISINA SAHİPTİR
 
 Ama hep şunu gördük ki:  Uğruna mücadele ettikleri bir kimlik adına değil, sadece birtakım örgütsel çıkarlar adına birtakım kaoslardan kısa vadeli sonuç elde edenler, bir müddet sonra o kaosların parçası oluyorlar zaten. Şimdi bugün gelinen noktada bunu Türkiye’nin kendi özgürlüğü içerisinde değerlendirmek gerekir. Artık Türkiye’de herkes şunu biliyor ki: Geçmişte bir ret politikası, inkar politikası ve asimilasyon politikası karşısında nefes alamama. Her tarafın bir demokratik açıdan karanlık alana dönüşmesi karşısında birileri bunun için silaha başvurduklarını iddia ediyorlar. Şimdi bugün o iddianın bile bir temeli kalmamıştır. Türkiye’de demokratik yolla verilemeyecek bir mücadele yoktur. Dolayısıyla bölgeden bakarak Türkiye’yi okumak şöyle bir yanlışlık sonucunu doğurur: Bunlar birbirine benzeyen şeyler değil yani bölgedeki yapılarla Türkiye’nin demokrasi birbiriyle mukayese edilemez ki, bölgelerdeki gelişmelerden bakarak Türkiye içindeki bir demokratikleşme sürecinin negatif etkileneceğini söyleyelim.
 
MISIR’DAKİ GELİŞMELER
 
Biz niçin darbeye karşıyız? Mısır’daki kendimize yakın gördüğümüz bir siyasi iktidar darbe yoluyla görevden gönderildiği için değil, bu çok net. Yani, sadece Türkiye’deki AK Parti iktidarı kendisine İhvan’ı yakın hissediyordu, o yüzden İhvan’a darbe yapılınca buna karşı çıkıyor gibi bir propagandaya dönüştürülüyor bu iş, bu baştan aşağıya yanlıştır. Biz Mısır halkının ortak kaderi, ortak geleceği ve ortak iradesi, ortak demokrasisi askeri darbe tarafından gasp edildiği için darbeye karşıyız. Yani, biz sadece Adeviye Meydanındakilerin Mısır’ını değil, hem Adeviye’dekilerin, hem Tahrir’dekilerin ortak Mısır’ını selamlıyoruz biz. Dolayısıyla, Başbakanımız da söyledi, yani bugün işin başında Baradey olsaydı, bir Kıpti lider olsaydı, Amr Musa olsaydı, Hamdin Sabbahi olsaydı, yani oradaki liderleri sayıyorum, onlardan kim olursa olsun, askeri darbe olduğu andan itibaren biz ona karşı çıkardık, bizimki ilkesel bir tutum. Dolayısıyla, Mursi olduğu için değil mesele. Hamdin Sabbahi’ye de yapılsaydı, Baradey’e de yapılsaydı, Amr Musa’ya da yapılsaydı biz buna karşı çıkardık.
Şimdi bu yapılan iş sadece Adeviye Meydanındaki insanların siyasi hareketine karşı yapılıp da Tahrir’dekilerin hakkını koruyan bir iş değil. Bu hem Adeviye’dekilerin, hem Tahrir’dekilerin ortak geleceğini, Mısır’ın ortak geleceğini çalan bir iş. Şimdi oraya dünya ne kadar para akıtırsa akıtsın, oraya dış dünyadan darbe yönetimine ne kadar büyü övgüler gönderilirse gönderilsin ya da Tahrir’deki gençler hakikaten bir devrim yaptıklarını düşünüyor olabilirler, ama bir müddet sonra görecekler ki, dün yetersiz buldukları demokrasi bugün olmayan bir demokrasiye dönüşecek. Yetersiz bir demokrasi varsa, demokratik açıdan yetersiz bir yönetim varsa, mücadelenizi verirsiniz ileri demokrasi talep edersiniz ve sandık yoluyla onu değiştirirsiniz. Ama sandık bir toplumun gündeminden çıkarsa, gündeminin dışına düşerse sandık, o zaman yetersiz demokrasiden yakınırken, araya askeri darbe girer, bu sefer hiç olmayan bir demokrasiyle karşı karşıya kalınır.
 
Bazen Tahrir Meydanındaki gençlerin bazı temsilcileri de bize haber gönderiyorlar, biz yaptığımız işi anlatalım, bu yaptığımız iş, sadece biz askeri darbe olsun diye yapmadık gibisinden. Mesele o değil, onlar hakikaten devrim yaptıklarını da düşünebilirler. Ama Türkiye’nin tecrübesi içerisinden çok net bir şekilde biz görüyoruz ki, onların da geleceğini çalıyor bu darbe. Darbe öyle bir şeydir ki, sadece o darbecileri ve onların destekçilerini zengin etmekten ve onların çıkarlarını korumaktan başka o halka hiçbir faydası olmaz. Darbe, bir milletin ordusunun o milletin vatanını işgal etmesidir. Yani darbe, bir ordunun kendi ülkesini işgal etmesidir. Baştan aşağıya gayri ahlaki bir şeydir, gayri meşru bir şeydir. O millete yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bir ordunun kendi milletine silah çekmesi ne demektir? Biz bu ilkesel çerçeveden bakıyoruz buna. Dolayısıyla, mesele sadece İhvan meselesi değil. Mesele, orada demokrasi içerisinde yürümek isteyen bütün aktörlerle ilgili bir mesele. Türkiye, Mısır’ın iç siyasetinde bir taraf değildir. Türkiye, Mısır demokrasisinden yana taraftır. Yoksa, o demokrasinin içindeki siyasi partilerden birisinden yana taraf değiliz biz. Bunların içerisinde bakın, gerçek hayat içerisinde de konuşalım, çok sevdiğimiz olur, az sevdiğimiz olur, çok işbirliği yaptığımız olur Parti olarak, az işbirliği yaptığımız olur. Ama Türkiye’den Mısır’a, devletten devlette ilişki yürütülecekse, Mısır halkının seçtiği kimse Türkiye onu selamlar ve onunla işbirliği yapar devlet adına; bu çok net bir tutumdur. Dolayısıyla, bugün karşı çıktığımız şey, sadece İhvan meselesi, sadece Hürriyet ve Adalet Partisi iktidarı ya da sadece Mursi meselesi değil. Biz Adeviye’dekilerin mağduriyeti kadar, aslında bugün başarı kazandığını düşünen Tahrir’dekilerin de mağdur olduğunu görüyoruz, bu çok net bir şey. Peki, burada uluslar arası toplum ne yapıyor? Uluslar arası toplum, bütün bir uluslar arası meşruiyeti tahrip edecek kadar bu olay karşısında seyircidir. Şimdiye kadar yazılmış binlerce sayfa siyasi metin, demokrasi teorisi üzerine yazılmış bir sürü metin, hepsi çöpe gitmiştir. Bugüne kadar Avrupa Birliği müktesebatı çerçevesinde, Batı siyasi literatüründe siyasetçilerin demokrasi adına yaptığı binlerce konuşma, hepsi hükümsüz kalmıştır. Mısır gibi önemli, bölgenin güçlü bir ülkesi böylesine bir suikastla karşı karşıya kalacak ve bütün bir dünya darbeye darbe diyemeyecek. Kimisi müdahale diyor, kimisi başka türlü bir ifadelendirme bulmaya çalışıyor. Daha da vahimi, oradaki olayın darbe olup olmadığı üzerinde çalışmaya devam ediyoruz diyenler var. Şimdi bütün bir halkın geleceği herkesin gözünün önünde çalınıyor. Şimdi bakın ne oldu? Bir hükümet ilan edildi, arkasından bir eylem planı koyuldu, işte bir anayasa komisyonu kuruluyor, bir anayasayla ilgili bir yol haritası belirlenecek. Peki, bunların neresinde siyaset var, neresinde demokrasi var, neresinde halk var. İki meydanda da halk birikiyor ve ne oluyor biliyor musunuz? Bütün bu kaotik düzen içerisinde bütün Mısır’ın enerjisi yok oluyor ve o karadeliğin içerisinde eriyip gidiyor. Neticede ne Tahrir’dekiler kazanıyor, ne Adeviye’dekiler kazanıyor.
 
Ama o darbeyi yaptıranlar güçsüz bir Mısır, kendi kaosuyla, kendi iç meselesiyle uğraşan bir Mısır denklemini de rahatlıkla yönetebiliyorlar. Bu bölge açısından da istikrar getirmeyecek. Eğer bölgedeki eski düzen devam etsin, eski güvenlik düzeni üzerinden çıkarlarımızı koruruz, Sykes-Picot düzeni üzerinden, Camp David düzeni üzerinden, onun kodları üzerinden biz çıkarlarımızı, güvenliğimizi koruruz, ilişkilerimizi koruruz diyenler varsa, bu da yanlış bir yaklaşım. Bu kimsenin güvenliğine hizmet etmez. Biz isteriz ki bölgede herkesin güvenliği, herkesin zenginliği adına iyi ilişkiler olsun bütün devletlerin birbiriyle. Türkiye’nin en büyük ihraç malzemesi istikrardır. Türkiye fakir komşu istemiyor, Türkiye istikrarsız komşu istemiyor, Türkiye başka devletler gibi komşusunun istikrarsızlığından ya da fakirliğinden güç devşiren bir ülke değildir. Biz bütün komşularımızın zengin ve güçlü olmasını istiyoruz ortak bir refahı burada üretelim diye. Dolaysıyla, bunun çok net bir biçimde bilinmesi gerekir. Mısır basınındaki Türkiye’nin tutumuyla ilgili haberlerin çoğu maalesef yanlıştır. Türkiye’yi, Mısır iç siyasetindeki bir taraf gibi göstermeye çalışıyor. Hayır, biz sadece Mısır demokrasiyle askeri darbe söz konusuysa, biz Mısır demokrasisinden yana tarafız. Onun dışındaki bütün Mısır’daki siyasi grupları bu demokrasinin parçası olarak kendimize eşit mesafede konumlandırıyoruz devletten-devlete ilişki söz konusu olduğunda. Ve uluslar arası toplum maalesef şu anki haliyle, bugün itibariyle bu sınavı geçememiştir.
 
Bugün yapılmaya çalışılan şey, darbe yapılanlar, içeri atılanlar mevcut durumu kabullensin ve bu darbe hükümetinin bir parçası haline gelsin şeklinde bir faaliyet yürütülüyor. Ama bugün bir Cumhurbaşkanı içeridedir Mısır’da, o Cumhurbaşkanının oğlu bugün bütün uluslararası topluma çağrı yaptı; meşru Cumhurbaşkanının, babasının nerede olduğunun bilinmediğini söyledi. Yani, dünyanın gözü önünde bir meşru Cumhurbaşkanı şu anda dünyanın gözü önünde kaybolacak, herhangi bir yerde hapiste tutulacak ve halkın yarısı başka bir meydanda, yarısı başka bir meydanda birikecek, dış birtakım desteklerle darbe yönetimi selamlanacak ve buradan anlamlı bir düzen çıkacak. Bu hayaldir, bu vahim bir yaklaşımdır. Ama en büyük sorun, Mısır’dan öte bir sorun var burada. En azından şimdiye kadar gelen haliyle uluslar arası toplumun iyi-kötü, yeterli-yetersiz, hangi meşruiyet çerçevesini, hangi ahlak kodlarıyla oluşturduğu şeklinde elimizde bir kriter vardı. Neydi bu? İşte demokratik bir düzen, halkın iradesinin yansıması, hukuk devleti olması, demokratik normları iyi-kötü koruyan, yeterli veya yetersiz koruyan bir anayasanın orada hayatta olması şeklinde. Eğer buna da bir yetersizlik çıkarsa, seçimler yoluyla istikrarın aranması şeklinde bir kodlamaydı bu. Şimdi bugün bütün bunları bir kenara atarcasına bir darbe gerçekleşiyor. Bu darbenin neticesinde uluslar arası toplumdan ses çıkmıyor, yeni yeni birtakım sesler çıkmaya başlıyor ve çok daha vahim bir şey gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Uluslar arası toplumun önemli temsilcileri, uluslar arası örgütlerin önemli temsilcileri, birtakım devletlerin üst düzey yetkilileri Mısır’a gidiyorlar, taraflarla görüşüyorlar, ama kimse meşru Cumhurbaşkanı nerede, onunla da görüşmek istiyoruz demiyor. Yani, niçin kimse bir meşru Cumhurbaşkanının, Cumhurbaşkanı Mursi’nin durumu nasıldır, hangi koşullarda yaşamaktadır ve nerededir diye merak etmiyor? Demokratik değerler adına, temel hak ve hürriyetler adına dünyanın çeşitli yerlerinde en yüksekten konuşan bu devletlerin temsilcileri, seçilmiş Cumhurbaşkanının durumunun ne olduğunu niçin merak etmez? Taraflarla görüştük derken, niçin onunla görüşmez. En azından o ülkelere gittiklerinde darbeye karşı ses çıkaramıyorlarsa bile, siyasi sebeplerle tutuklanmış olan, bu darbe sonrası tutuklanmış olan insanların onurları, hayat hakları, bedensel ve ruhsal bütünlükleri, şeref ve haysiyetleri konusunda daha titiz olunması gerektiği konusunda niçin birkaç cümle kurmaz? İşte bütün bunlar Mısır’dan daha öte bir uluslar arası krize işaret ediyor. Yani, uluslar arası toplumun meşruiyet yazılımı şu anda çalışmıyor. Dolayısıyla, siz o zaman nasıl bir uluslar arası toplumdan bahsedeceksiniz ki, uluslar arası meşruiyetten nasıl bahsedeceksiniz?
 
Buradaki darbeye ses çıkarmayanlar, Kuzey Kore’deki uygulamalara bugün hangi değer, hangi kriter, hangi norm ve ölçü adına itirazda bulanacaklar?
 
Herhangi bir şekilde bir dil konuştuğunuz zaman, bir dünya tasavvuru koyduğunuz zaman, bir algı mekanizması oluşturduğunuz zaman, aslında sadece bir dille konuşmuyorsunuz, bir dilin, bir kültürün içinde konuşuyorsunuz.
 
Bir siyasi krize bakarken siyasi krizin arkasındaki kültürel kodları çözmeden bu siyasi krizi çözemezsiniz.
 
(22.07.2013)