BASIN VE HALKLA İLİŞKİLER MÜŞAVİRLİĞİ
Font -  Font +

DEVLETLERİN ŞAMPİYONLAR LİGİNDE OYNAYABİLEN BİR TÜRKİYE

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Kahramanmaraş’ta düzenlenen “Yeni Türkiye ve Kültür” konulu konferansa katıldı.
 
Konferansın açılışında konuklara hitap eden Bakan Ömer Çelik, kültür konusunun Türkiye’nin en önemli stratejik meselesi olduğunu vurguladı.
 
Kültürel Kodları Güçlü Olan Milletler, Hangi Felakete Uğrarlarsa Uğrasınlar Dirilebilmekte, Yürüyüşlerine Kaldıkları Yerden Devam Edebilmektedirler
 
“Kahramanmaraş gibi bir kültür şehrinde ‘Yeni Türkiye ve Kültür’ başlığı altında bir toplantının yapılması bizi Bakanlık olarak fevkalade memnun etti. O sebeple neredeyse Bakanlığımızın bütün üst düzey yönetimi olarak buradayız.
 
Bugün burada sizlerle konuşacağımız konu sıradan bir entelektüel mesele değil. Aslında Türkiye'nin en stratejik meselelerinden birini, belki de geldiğimiz noktada en önde gelen stratejik meselesini konuşacağız.
 
Kültürel meselelerin ele alınmasına imkân veren toplantılar yapılmasını ve ülkemizde kültür meselesinin detaylıca yeniden masaya yatırılarak müzakere edilmesini, bütün mesellerin önünde gelen, bütün meseleleri yatay kesen çok önemli bir faaliyet alanı olarak görüyoruz.
 
‘Yeni Türkiye ve Kültür’ konusunu irdelerken, öncelikle kültür kavramı üzerinde hassasiyetle ve derinlemesine durmamız gerekiyor. Bizim burada kastettiğimiz, -kavramın akademik, literatürdeki analizinin de ötesinde- varoluşumuz ve bu varoluşun devamlılığı açısından taşıdığı kritik anlamdır.
 
Devletlerin hayatı içerisinde yükseliş dönemleri olduğu gibi, çöküş dönemleri de olmaktadır. Devletlerin yükseliş dönemlerinin yanı sıra zorluk dönemleri de onların tarihinin zorunlu bir parçasıdır. Zaman zaman devletlerin başkentleri bombalanır, bütün kurumsal altyapıları yok edilir, ekonomileri çökertilir, orduları tarumar edilir, ancak tarih içerisinde yürüyüşü büyük olan milletler bütün bu müşkülleri ve sıkıntıları aşarlar ve hayatiyetlerini devam ettirirler.
 
Örneğin ordusu yok edildiği ya da ekonomisi tahrip edildiği zaman bir daha tarih sahnesine çıkamamış pek çok millet vardır. Ama aynı şekilde aynı felaketlere uğradığı halde tarih sahnesinden hiç çekilmemiş devletler de vardır. ‘Fark nedir?’ dediğimizde: İkisi arasındaki farkı yaratan şeyin kültür olduğunu görürüz. Büyük bir ekonomi yaratabilirsiniz ama ekonominiz çökebilir; büyük bir yönetim mekanizması kurabilirsiniz ama yönetiminiz çökebilir. Bütün bunların altında kalmayıp yine dirilen yine yolunda yürüyen milletler kültürel yazılımı da tarih içerisinde büyük olan milletlerdir.
 
Kültürel kodları güçlü olan milletler, hangi felakete uğrarlarsa uğrasınlar yeniden dirilebilmekte, tarih içerisindeki yürüyüşlerine kaldıkları yerden devam edebilmektedirler.
 
Mesela siyasi tarihte Çağatay Devleti gibi bir devlet kısa ömürlü bir devlettir. Ama biz bugün siyasi tarih açısından bu devleti anıyoruz. Çünkü Ali Şir Nevai gibi büyük bir mütefekkir Çağatay Türkçesiyle yazmıştır. Ali Şir Nevai'yi anmadan insanlık tarihini yazamayacağımız için Ali Şir Nevai'yi anmakla beraber doğrudan Çağatay Türkçesini anmış oluyoruz. Çağatay Türkçesini andığımız andan itibaren de aklımıza doğal olarak Çağatay Devleti geliyor. Dolayısıyla de devletin küçüklüğünden ya da büyüklüğünden farklı olarak onu tarih içerisinde müstesna bir yere sahip kılan şey o devletin kültürü ve kültür adamlarıdır. Dolayısıyla bu örnek bile tarihin devletin tarih içerisindeki yürüyüşünün kültür üzerine nasıl oturtulduğu ile ilgili pek çok çarpıcı örnekten bir tanesidir.”
 
Kahramanmaraş, Kendi Kültürünü ve Kimliğini Oluşturabilmiş ve Bu Kültür Ona Her Zaman İçin Hür Yaşamayı Öğretmiştir
 
“Nitekim Maraş’ın düşman işgaline uğraması ve “bitti” denilen yerde şahlanarak bir diriliş destanı yazması ve bugün Kahraman adıyla anılması da kuşkusuz Maraş’ın entelektüel birikimi, kültürel birikimi, şairlerin ve yazarların memleketi olmasıyla yakından alakalıdır.
 
Kahramanmaraş, kendi kültürünü ve kimliğini oluşturabilmiş ve bu kültür ona her zaman için hür yaşamayı öğretmiştir.
 
Bu şehir, sokaklarına Mahsuni Şerif’in, ‘işte gidiyorum çeşm-i siyahım’ dediği; kaldırımlarında Necip Fazıl’ın sesinin duyulduğu; Abdurrahim Karakoç’un Mihriban’ı özlediği bir ‘şairler ve aşıklar’ şehridir.
 
O sebeple Türkiye'nin kültür tarihi hakkında konuşacağımız, ‘Yeni Türkiye’nin kültürüyle ilgili konuşacağımız bir toplantının burada yapılmasını biz Bakanlık olarak fevkalade önemsiyoruz.
 
Nitekim bu büyük şehir Nuri Pakdil’in, Rasim Özdenören’in, Erdem Bayazat’ın, Cahit Zarifoğlu’nun, Mehmet Akif İnan’ın, Alaattin Özdenören’in, Ali Kutlay’ın yani tüm Türkiye’nin yakından tanıdığı yedi güzel adamın şehri olarak kültürümüze başkentlik etmektedir.
 
Bu şehrin bütün tarih içerisindeki başarılarının ve kuşkusuz elde ettiği müstesna yerin kültürel birikimi ile çok doğrudan ilişkisi vardır.”
 
Ceddimiz, Bizlere Bütün Bu Coğrafyadan Süzüp Damıttığı Zengin Bir Kültürel Miras Bıraktı
 
“İnsanlık tarihi boyunca bütün milletler, varlıklarını sürdürebilmek ve bu varlıklarını daha ileri boyutlara taşıyabilmek adına, pek çok muhtelif sebeplerle ortaya çıkan yeni gelişmelere, kendilerince bir cevap verme zorunluluğu ile karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü cevap veremeyen yok olacaktır. Hayatta kalmanızı ve tarih içerisinde ilerlemenizi sağlayan şey, önünüze çıkan meselelere ne şekilde cevap verdiğinizdir.
 
Bu gelişmeler, coğrafi keşiflerden matbaanın icadına, sanayi devriminden bilgi çağına kadar birbirini tetikleyen bir dizi bilimsel ve teknolojik gelişmenin toplumsal ve siyasal hayat üzerindeki iz düşümleri şeklinde ortaya çıkmıştır.
 
Bu değişimlere zamanında ayak uydurabilmeyi gerçekleştiren ve hatta bu değişimlere öncülük edebilen devletler ve milletler varlıklarını geliştirerek sürdürebilmiş ve bulundukları coğrafyada, çevrelerini derinden etkileyebilen kültür havzaları kurmuşlardır. Bir nevi kültürlerini ihraç etmişlerdir.
 
Bunun tersi olduğunda çevresinde yer alan değişimlere gözünü kapatan ve kapalı bir sistem halinde varlığını sürdürebileceği zehabına kapılan toplumlar, zamanla güçten düşerek ya tarih sahnesinden silinmiş veya başka toplumların önce kültürel daha sonra da siyasi tahakkümleri altına girmişlerdir.
 
Dünyanın merkezi addedebileceğimiz coğrafyamızda asırlarca hüküm sürmüş ve bu coğrafyada yaşayan toplumları derinden etkilemeyi başarmış olan ceddimiz, bizlere bütün bu coğrafyadan süzüp damıttığı zengin bir kültürel miras bıraktı.
 
Geçmiş dönemlerde belki de bir asır müddetince yaşanan değişimler artık birkaç yıla sığabilmektedir. Günümüzün baş döndürücü koşullarında, milletimize güvenli istikametleri işaret edecek olan pusula bu mirasın kendisidir. Şimdi hepimizin bu toplantılarda aradığı büyük cevap şudur: Bu mirasın içerisinden bugün karşı karşıya olduğumuz meydan okumalara ve sınamalara milletimiz adına nasıl bir cevap üreteceğiz. Bütün bu toplantılarda aradığımız şey budur.”
 
Türkiye Artık Mevcut Durumunu Geçmişiyle Kıyaslayarak Mutmain Olma Noktasını Çoktan Aşmış Durumdadır
 
“Aslında Türkiye ve kültür dediğimizde memleketin, milletin bu coğrafyanın bekasıyla ilgili ne tür cevaplar üreteceğimizle ilgili bir sorunun cevabını aramaya başlamış oluyoruz. Bu nedenle yaşadığımız hadiselere, referansımızı kendi kültürümüzden alıp evrensel kültürle etkileşim içerisinde ve büyük bir ufukla bu cevabı bulmak zorundayız.
 
Bu nedenle ‘Yeni Türkiye’, ilk bakışta çağrıştırdığının aksine, geçmişinden kopuk bir varlığı asla ifade etmemektedir. ‘Yeni Türkiye’, geçmişine ait bütün kök değerlerle harmanlanmış, fakat bununla beraber gelişimine engel bütün prangaların ve kalıp yargıların kültürel bir dönüşümle yıkıldığı ve yerlerine demokratik değerlerin ve kültürel çoğulculuğun millet tarafından inşa edildiği bir zemini ifade etmektedir.
 
Bizim son 12 yılda yaşadığımız değişim aslında belki de geçmişte 100 yılda 200 yılda yaşanacak değişimin toplamı kadar bir büyüklük ifade etmektedir. Hemen her alanda büyük bir değişim gerçekleştirildi. Yeni dönemin sadece siyasi üst yapıda gözlemlenen değişimleri değil, bunun yanı sıra zihniyet düzeyinde de çok ciddi değişimleri, bir takım yeni algı ve refleksleri de ihtiva ettiğini hepimiz biliyoruz.
 
Bireyin toplum karşısında, yeniden güç kazanması bu değişim sayesindedir. Kadının ataerkil yapılar karşısında yeniden söz sahibi olması bu değişim sayesindedir. Bastırılan kimliklerin, yok edilen kimlik farklılıklarının çoğunluğun tercihleri karşısında ve en nihayetinde toplumun devlet karşısında yeniden güç kazanması ve muhataplık elde etmesi bu paradigma değişimi sayesindedir.
 
Bu değişim, insan hakları ve özgürlükleri lehinde, devletin tahakkümü karşısında toplum ile bireye güç veren ve o toplumun içindeki bireysel-kimliksel farklılıkları da ihtiva eden bir değişimdir.
 
Dolayısıyla bu yeni dönemi diğerlerinden ayıran en önemli farklılık: Siyasette, ekonomide ve fiziki altyapıdaki gelişmelere ek olarak kültürel değerlerde yeniden kendi değerlerimizle tanışmak; toplumsal yapıda, demokratik norm ve uygulamalarda öncesine nazaran kıyaslanmayacak boyutta çoğulculuğun yeniden inşa edilmesi olarak önümüze gelmektedir.
 
Ancak daha da önemlisi, genelde yapıldığının aksine, Türkiye artık mevcut durumunu geçmişiyle kıyaslayarak mutmain olma noktasını çoktan aşmış durumdadır. Yani sadece şanlı tarihimizle övünerek, parlak geçmişimizle övünerek bugünde var olamayız. Bugün bütün bu değerleri bileceğiz, bütün bu tarihin içerisinden yürüyeceğiz ama bugün için yeni cevaplar bulmak zorundayız. Ne tarihten kopuk türedi cevaplar bizi geleceğe taşıyacaktır ne de sadece bu yeni cevapları bugünün sözünü bulmadan sadece geçmişimizle övünmek bizi geleceğe taşıyacaktır. Bu nedenle de ‘Yeni Türkiye’ vizyonunun temelinde kültürel düzeydeki bu arayışımız yatmaktadır.”
 
Kapalı Toplumsal Sistemlerin Artık Yaşama Şansı Kalmamıştır
 
“Kültür, bir toplumun ürettiği maddi ve manevi değerlerin bütünüdür kuşkusuz, ama aynı zamanda da bir milletin önüne gelen meseleler karşısındaki cevap verme kapasitesidir. Önüne çıkan meydan okumalara ne tür cevap verebileceğiyle ilgili toplam kapasitesi o milletin kültürünün çerçevesini çizer.
 
Dünyanın bir ucunda üretilen bir şarkı, kısa bir süre içerisinde bütün dünyada milyonlarca ağızdan söylenebilmektedir. Keza bir alışkanlık, bir uygulama, sosyal medyadaki bir trend bütün dünyayı sarmaktadır. Yani geçmişte 100-200 yılda bir millete tesir eden gelişmeler bugün artık beş dakika içerisinde o milletin cevap üretmesi gereken bir sınamaya dönüşebilmektedir.
 
Bu durum birçok bakımdan eski siyasal ve sosyal paradigmaları artık geçersiz kıldı. Kapalı toplumsal sistemler artık yaşayamaz, bu noktadan sonra da yaşama şansı kalmamıştır. Ekonomide olduğu gibi kültür alanında da, sınır tanımaz, akışkan, etkileşimci ve daha özgür bir olguyla karşı karşıyayız. İnsan zihni gibi sınır tanımayan, kalıba girmeyen, yerinde durmayan, son derece dinamik, özgür ve çoğulcu bir olguyla karşı karşıyayız.
 
Bu nedenle devlet eliyle kültür politikası oluşturmak şeklindeki eski politikalar artık geçerliliğini yitirmiştir. Devlet eliyle hiç kimse bir politika oluşturamaz. Eğer devlet eliyle politika oluşturmak yaşayabilen bir şey olsaydı Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi millete bir politika giydirmeye çalıştı ama bunu yapamadı. Etrafımızdaki pek çok devlette de görüyoruz bu mümkün değildir.”
 
Kültürün Sahibi Devlet Değil, Bizatihi Onun Üreticisi Olan Toplumun Ta Kendisidir
 
“Nitekim milli kültürü evrensel kültürle etkileşime sokmadan içine kapalı bir sistem içerisinde de yaşatmak mümkün değildir. Her milli kültür artık evrensel olanla temas ettikçe ve evrensel olana cevap verebildiği müddetçe hayatiyetini sürdürecektir. Bu nokta önemlidir.
 
Kültürün sahibi devlet değil, bizatihi onun üreticisi olan toplumun ta kendisidir. Toplum burada öznedir. Toplum, sahip olduğu şairleri, yazarları ve düşünce adamlarıyla, bestecileri ve müzisyenleriyle, ressam ve heykeltıraşlarıyla, yönetmen ve sanatçılarıyla yani topyekun mütefekkirleriyle kendi kültürel senaryosunu kendisi yazar ve kendisi geleceğe bu kültürel senaryoyu oynayarak yürür.
 
Bu senaryoyu onun dışında -yani toplumun özne olduğu bir anlayışın dışında- devlet ya da herhangi başka bir öznenin yazması veya yazdırmak istemesi, dayatması artık bu yüzyılda işin tabiatına aykırıdır. Nitekim bu tür teşebbüslerin beyhudeliğini kendi tarihimizden biliyoruz.  Cumhuriyet Halk Partisi iktidarları döneminde ısrarla yapılan kültürel dayatmaların hepsi sonuçsuz kalmıştır, millet kendi kültürel kimliğini kendi imkan ve kapasitesiyle ayakta tutmuştur.
 
O dönemleri hatırlayınız, insanların sadece kılık kıyafeti değil, düşünce yapıları ve bu düşünceleri aktarma biçimleri olan hatta çocuklarına koydukları isimler bile engellenmiş, dayatmalar yapılmış, üzerlerinde manipülasyonlar gerçekleştirilmiştir.
 
Ancak aradan 100 yıl geçse dahi toplum kendine biçilen bu kültürel elbiseyi, bu kültürel libası benimsememiş ve kendi tercihleri doğrultusunda kendi tasarruflarını önüne çıkan her türlü engeli aşarak gerçekleştirmeyi becermiştir.
 
Son 13 yılda yaşadıklarımız kuşkusuz devrimsel bir dönüşümdür. Bu devrimsel dönüşüm kültürel düzeyde de kalıpların yırtılmasını, dayatmaların geriletilmesini beraberinde getirmiştir.
 
Artık devlet toplumun kültürünü beğenmeyip görmezden gelerek, yapay bir kültür empoze eden konumdan, bireylerin kültürel tercihlerini özgürce yaşayabilmesinin garantörü olma konumuna geçmiştir.
 
Bu nedenle ülkemizde her tür düşünce ve yaşam biçimi, kendisini özgürce ifade edebilmeli ve geliştirebilmelidir. Unutulmamalıdır ki; bir özgürlük, sadece ve sadece bir diğer kişinin özgürlüğüne zarar verdiği noktaya kadar, bir kimliğin diğerini baskıladığı noktaya kadardır. Onun dışında bütün kimliklerin ve toplumdaki bütün bireylerin arayışları meşrudur.
 
Ancak malumdur ki; geçmişte ülkemizde devlet eliyle yapılan kültürel baskı ve müdahaleler bitmesine, bugün bizatihi artık devletin bu alandan geri çekilmesine, baskı yapmamasına rağmen, kültür hayatımız ve tefekkür hayatımız üzerindeki baskı bitmemiştir. Devletin bu baskılardan geri çekildiği noktada maalesef kültürel hayatın içerisinde sivil diktatörlükler bu baskıyı sürdürmektedir.”
 
Bakanlığımız, Kültürel Çoğulculuğu ve Bireysel Hakları Güvence Altına Almak İçin Müdahil Olmaktadır
 
“Kültür-sanat mahallesindeki, tefekkür havzasındaki oligarşik cemaatler, ideolojik dayatmacı gruplar yıllardan beri kurdukları ideolojik dukalıklar ile genç kültür adamlarını adeta baskı altında tutarak kendi muhtarlıklarından ikametgâh ilmühaberi almaya mecbur kılmaktadırlar. Eğer bu ideolojik, oligarşik cemaatlerin muhtarlıklarından ikametgah ilmühaberi almazsak genç insanlar kendi sanatsal ve kültürel faaliyetlerini gerçekleştirme konusunda zemin bulmakta zorlanmaktadırlar.
 
İşte bu baskının ortadan kaldırılması gerektiği noktada biz devreye giriyoruz. Yani geçmişte devlet bir dayatmacı olarak devreye girerken şimdi özgürlük ve çoğulculuk alanını korumak üzere giriyor.
 
Yani kültür ve sanatın birilerinin tekeline münhasır kılınmaya çalışıldığı, kimi kültürel unsurların birinci sınıf, diğerlerinin ise ikinci sınıf muamelesi gördüğü böyle bir ortamda Bakanlığımız, kültürel çoğulculuğu ve bireysel hakları güvence altına almak için müdahil olmaktadır.
 
Sadece İstanbul’da sesini duyuran belli bir kültür-sanat mahallesinin içerisinde etiket sahibi olmuş insanların değil; Kahramanmaraş, Diyarbakır, Yozgat, Adana ve Van’da tek başına, hiç kimseye bağlı olmaksızın, bir birey olarak var olmak isteyen ve dünyaya, Türkiye’ye söyleyecek sözü olan herkesin de sesini eşit bir biçimde duyurabilmesi için biz bu kardeşlerimize destek vermekle mükellefiz.
 
Nitekim devlet olarak görevimiz, fertlerin sadece insani hayat standartlarına ulaşmasının ötesinde, kendilerinin gerçekleştirebilecekleri ortamı hazırlamak ve bu özgürlüğün garantörü olmaktır. Bu garantörlüğün ifası ve çoğulculuğun korunması adına gereken her türlü müdahale ancak özgürlük ve çoğulculuk üzerindeki baskıların kaldırılması için yapılır.
 
Şimdi burada garip bir medya manipülasyonu yapılıyor. Yıllardan beri kültür mahallesini, tefekkür havzasını baskı altında tutanlar bu baskıyı kaldırmaya kalktığımız andan itibaren hemen seslerini yükselterek ‘Sansür var!’ diyorlar.
 
Peki kendilerinin sansür olmadığını iddia ettikleri mahallelerinde ne var? Örneğin: Devlet Tiyatrolarında şimdiye kadar -20 küsur yıl boyunca- Necip Fazıl’ın eserleri oynanmamış. Sadece tek tip eserlerin oynandığı dönemler olmuş. ‘Diğer eserler oynanmaya devam etsin ama Necip Fazıl’ın da eserleri oynansın.’ dediğiniz zaman bunu baskı ve sansür olarak algılıyorlar.
 
Dolayısıyla birilerinin dilinde baskı ve sansür aslında kendi dukalıklarının, kendi hükümranlıklarının, kendi tekelci kültür anlayışlarının herkesi baskılayacak şekilde devam etmesi şeklindedir. Bütçe görüşmeleri sırasında bir Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili çıktı ve şöyle söyledi: ‘Bizim AK Parti iktidarları boyunca en rahatsız olduğumuz ve en çok eleştirdiğimiz Kültür Bakanı sizsiniz.’ dedi. Ben de bununla gurur duyuyorum.”
 
Sahip Olduğumuz Kültürel Yazılım Tüm İnsanlığın Sorunlarına Cevaplar Üretecek Potansiyele Sahip
 
 “Geldiğimiz noktada Türkiye’nin etrafında dokuz ülke yönetilemez duruma gelmiştir. Bu ülkelerin pek çoğunda büyük bir vahşet yaşanıyor, İslam dünyası adeta bir Orta Çağ karanlığı içerisinde gözüküyor. Bunun temelinde, paradigmatik, zihniyet sorunları olduğu kadar eline gücü geçirenin, etnik, mezhebi ya da dini sebeplerle bütün bir toplumu ve hatta dünyayı tek bir renge sokma çabası vardır.
 
Başkalarına yaşam hakkı tanımayanlar, onların kiliselerini, camilerini bombalayanlar, inanç merkezlerine saldıranlar ve bunu radikal aslında tekelci bir dünya kurmanın örneğini gösteriyorlar.
 
Hangi dinden, hangi ideolojiden ve hangi ülkeden olurlarsa olsunlar, hangi kimliğe sahip olurlarsa olsunlar bunların ortak paydası; insana topluma karşı olmak, çoğulculuğa karşı olmak ve tek sesli bir dünya oluşturmaktır. Bugün gurur duyduğumuz meselelerden bir tanesi atalarımızdan kalan çoğulculuk anlayışının daha ileri boyutlara ulaşması için gayret sarf etmemizdir.
 
Biz, bütün kimlikleri korumak, kimlikler üzerindeki ret-inkâr-asimilasyon politikalarını kaldırmakla kalmayıp, aynı zamanda geri bırakılmış kimliklerin, ötelenmiş kimliklerin, üzeri örtülmüş kimliklerin kendini geliştirmesine de çaba sarf ediyoruz.
 
Bu nedenle şimdiye kadar yaptığımız kültürel faaliyetlerin yanı sıra dışlanmış bir takım eserlerin, geride kalmış bir takım kimliklerin eserlerinin de basılmasına, yaygınlaştırılmasına özel bir gayret sarf etmekteyiz.
 
Biz kültürel yazılım yapmıyoruz. Devlet eliyle kültürel yazılım oluşturulması gibi bir politikanın peşinde değiliz. Bilakis, toplumun dün ve bugün kendince geliştirdiği yazılımların tarih içerisinden süzülen bugün sivil, dinamik ve özgür bir biçimde oluşturulan yazılımın tanıtımına ve muhafazasına çalışıyoruz.
 
Kültür zengini bir millet olarak sadece Anadolu’nun mahsulü değil, aynı zamanda Avrupa’nın, Afrika’nın ve Asya’nın üretimi olan değerlerin de, tarih boyunca nice İpek Yollarından içine gürül gürül döküldüğü bir havzanın sahipleriyiz. Bu bereketli havza, dünyanın ve özellikle de bölgemizin bugün itibarıyla ekmek kadar, su kadar ihtiyaç duyduğu barışın, hoşgörünün ve sevginin tohumlarının ekilmesi için büyük imkanlar barındırmaktadır.
 
Sahip olduğumuz kültürel yazılım -şayet uygun donanımlarla ve çağdaş dünyaya cevap verecek şekilde ele alınırsa- önce ülkemize ve sonra da tüm insanlığın bugün karşı karşıya olduğu sorunlara büyük cevaplar üretecek potansiyele sahiptir.
 
Bu kültürel yazılım içerisinde telif hakkı bize ait olan birbirinden farklı ve birbirinden zengin eserler var.
 
Semerkant’ta bizim telif hakkımız var, Nizamiye Medresesi’nin müellifi de biziz. Enderun’da, Orhun Yazıtları’nda, Mesnevi’de, Hoca Ahmet Yesevi’de, Yunus Emre’de, Tonyukuk’ta, Fekiye Teyran’da, Ahmed-i Hani’de… Yani bugün farklı kültürel unsurlar olarak ortaya çıkan, bütün kültürel unsurları temsil eden bütün bu değerlerin hepsi bizim için eşit değere sahip büyük bir kültürel mirasın parçalarıdır.
 
Bunların hepsinin çizdiği büyük kültürel coğrafya, siyasi ve coğrafi sınırlarımızın ötesinde bir medeniyet ve anlam dünyası oluşturmaktadır. Dolayısıyla siyasi sınırlarımızın çok ötesinde bir anlam dünyasına sahibiz. Biz bunu kafamızda kodlamak istediğimiz zaman en basit şekilde şöyle kodluyoruz, diyoruz ki: Yeryüzünün her tarafında şehitliklerimizin olduğu her yer, Asya’dan Balkanlar’a, Afrika’dan dünyanın başka yerlerine kadar bizim anlam dünyamızın ve medeniyet tasavvurumuzun ilk çizgisini çekmektedir.”
 
Bunlar sayesinde tarih içerisindeki yürüyüşümüzde karşılaştığımız zorlukları hangi kodlarla aşabileceğimiz konusundaki değerlerimizi yeniden hatırlama imkanı buluyoruz.
 
Bu nedenle, ‘Yeni Türkiye’nin önceki dönemlerden belki de en önemli farkı, uzun yıllar boyu yaşanan hayal kırıklıklarının ülkemiz insanı üzerinde bıraktığı ümitsizliğin ortadan kaldırılmasıdır. ‘Yeni Türkiye’ aslında insanımızın yeniden özgüvenle buluşması dönemidir. İnsanımız uzun yıllardan sonra ilk defa, azmine sımsıkı sarılınca neler gerçekleştirebileceğini, dün hayal görünenlerin bugün nasıl gerçek olabileceğini görmektedir.
 
Bu sebeple Türkiye’yi 30 yıldır kanatan, Türkiye’de kan dökülmesine yol açan, Türkiye’nin kaynaklarını israf eden meselelere de büyük bir dirayetle, büyük bir basiretle ve cesaretle el atıyoruz ve bu süreçleri de inşallah en anlamlı şekilde sonuçlandıracağız.
 
Bugün, artık başkalarından strateji kopyalamak yerine, stratejisi merak edilen bir ülke haline geldik ve devletlerin şampiyonlar liginde oynayabilen bir Türkiye vardır.
 
Türkiye, merkezinde insan olan, gücünü milletten alan, kökleri geçmişte, vizyonu ve idealleri geleceğe bakan, dinamik genç bir beşeri sermayenin güç verdiği büyük bir potansiyele sahip. İşte bu potansiyelin yarattığı bu büyük çınar bu kültür coğrafyasının resmi olmaktadır.
 
Bu çınarın varlığı ve hayatiyeti, sadece milletimiz için değil, bölgemiz ve dünyamız için de, vazgeçilemez bir değerdir. Bu değerin korunması bu çınarın daha da gürleşmesi hepimiz için en önemli vazife olmaktadır.
 
Bu sebeple bugünün dünyasında karşılaştığımız sorunlara, karşı karşıya olduğumuz meydan okumalara ve sınamalara Türkiye’den, kendi kültürümüzün içerisinden damıtılarak çağdaş bir perspektifle ne tür bir cevap vereceğimiz konusunda, bu toplantılar bizim için stratejik bir öneme sahiptir. Bu toplantılar yapıla yapıla, bu toplantılarda konuşula konuşula bu cevaplara ulaşacağız.
 
Bu nedenle bu toplantıyı ve bu toplantıya emek verenleri bir kere daha sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Bu toplantıya ev sahipliği yapan Kahramanmaraş bir kere daha nasıl bir kültür şehri olduğunu göstermiştir.”
 
  • 01
  • 02
  • 03
  • 04
  • 05
  • 06
  • 07
  • 08
  • 09
  • 10
  • 11